17 Şubat 2011 Perşembe

GAZALİ'DE BİLMENİN (BİLGİNİN) SERÜVENİ

Öz kaynağımız bizim dediğimiz şey batılının; sosyolojiden tutun psikoloji matematik coğrafya ve tıp ilmine kadar didik didik ettiği ve yüzyıllarca üniversitelerinde aydınları tarafından ders kitabı olarak kullanılan kaynaklarımız ve insanımızın onlara küskünlüğü. Son ikiyüzelli yıldır pompalanan batı hayranlığı ve batılı olamamanın verdiği aşağılık psikolojisi muvaffak olmuş ve kendi öz eserlerimiz adı sanı duyulmamış ve fikir otoriteleri tarafından teşvik ve takdir görmemiş kişilerin eserlerine gösterilen hürmet kadar ilgi görmemiştir. İbni Tufeyl'in "Hayy bin Yakzan"ını biliyorsanız batılının Don Kişot ve Güliver'in Serüvenleri adlı eserlerinin çıkış noktasını Gazali'nin "Elmunkızu Mineddalal' adlı eserine bakıp Descartes'in ne menem bir iş (!) yaptigini Ibni Haldun Maverdi ve Nizâmul Mülk'ü tepeye oturtup Comte'u Machivelli'yi; Leibniz'in monadlarına bakıp işrâkiliğin 'Sühreverdi'sini daha iyi anlarsınız. İşte mevzumuz bir giriş olacak mahiyette özel bir iddiası olmayan fakat üzeri ağlarla kavuşulmaz konuşulmaz ve anlaşılmaz türden setlerle örülen bir dünyaya kapı aralamak. Varsın yiğitler önden koşsun; "Onlar benim ardımdan gelmeyecek ben onların ardından gideceğim".(1)
İslâm tefekkürünün her sahasında Gazali'yi görebiliriz. O bir kelâmcı bir fakih bir mutasavvıf bir münekkid ve bir muhakkiktir. 33 Yaşında Nizamiye medresesi başına gelmiş Ehli Sünnet akidesine karşı olan sapık fikir hareketlerine karşı mücadele etmiş itikadı sapkınlığa düşmüş felsefi düşünceleri ve bağlılarını İslâm dünyasında itibarsız kılmış ve fen ve tıp ilminde öncüleşmiş şahıslara sızan bidat ve küfür olarak adlandırılabilecek olan görüşleri ayıklama işine girişmiştir. Yunan mucizesi diye adlandırılan Grek düşüncesini pespaye etmiş ve kelâmcılar üzerindeki etkisini kırmış Aristo ve Platon adlı düşünürlerin görüşlerini olduğu gibi bilmek yerine imân akidesinin önüne geçecek kadar mutlakıyet addedilip kabul edilmesi yüzünden haşin bir felsefe düşmanı olarak tanıtılmıştır. Böyle veya değilşu kesin ki Gazali Ehli Sünnet vel Cemaat hakikatinden zerre feda etmemek gibi bir iş ve oluş içindeydi eserleri de hep bu minval üzere oldu. İhya-ı Ulumiddin Kimya-ı Saadet İlahi Nizam Makâsıdul Felsefe Tehâfetul Felâsife El-Mustasfa ve El-Munkızu Min ed-Delâl. Adını en son zikrettiğimiz iki eserden biri olan El Munkızu Min ed-Delâl mevzumuz boyunca yer yer müracaat edeceğimiz eser. Bu eser Gazali'nin son dönemlerinde yazdığı kendini misâllendirerek malûm olandan hareketle akıl şüphe sezgi gerçeklik gibi meseleleri anlattığı ve çeşitli bilgi tahlillerinin bulunduğu bir eser. 'El Mustasfa' adlı eseri ise en son yazdığı eserlerden ve insanı hayret derecesine götürecek bir dinî ilmî ahlakî usûl kitabı. Her iki eser de 'mutlak fikir' bağlılarınca başucu eser kabul edilecek kadar mühim.
Zamanın şartlarında Yeni Platoncular İsmaililer ve Hristiyan düşünürlerin Müslümanların içinde yaydığı çeşitli görüş ve sorular Gazali'yi hakikati öğrenmeye biraz daha zorlamıştır. Yunan felsefesi; bir mitolojik fuhuş ve ahlâksızlık tiyatrosu. İnsanî ne kadar iyi varsa ters yüz eden ve ne kadar kötü var ise insanî ideal ve fikrin tepe noktası olarak yüzyıllardır kafalara kazınan bir hezeyanlar zinciri. Aristo'da Sokrates'te ve Platon'da yer yer hayat bulmaya çalışan bir dünya. Fahişelerin tanrılarla dansı tanrıları soytarılar olan tanrılaşma meraklısı insanın direnişi sex ve ahlâksızlığın fikir sanılışı. Batının insanî dimağlara zerkettiği ideal; Yunan Mitolocyasıdır. Gazalî Yunan felsefesini bir başkasına (uzmanına) öğretecek kadar öğrenmiş Aristo'yu ve Platon'u kendi eserleri ve kendi şartlari içinde anlamaya çalişmiş ve çokça söylenen felsefe düşmanligi (!) namini bu hal sonrasi ortaya koydugu görüşlerle kazanmiştir. Reddedişteki keskinligi şu sözlerinde rahatça görebilmekteyiz :
"Onlarin küfürlerinin yegane kaynagi; Sokrat Hipokrat Eflatun Aristo ve benzeri isimleri duymalaridir. Onlara tâbi olan ve sapitanlardan bazi gruplarin o filozoflarin akillarini usûllerinin güzelliğini geometri mantık tabiî ve ilahî ilimlerin inceliğini tasvifte zeka ve anlayışlarının fazlalığı nedeniyle o gizli meseleleri açığa çıkarmakta bağımsız oluşlarını uzun uzadıya mübalağalı anlatmalarıdır." (2)

Yeri gelmişken Gazali'nin burada onlar dediği Yeni platoncular İbni Sina ve Farabi'dir. "Tehâfüt El-Felâsife" bu kişilerin görüşlerinin dine akla ve ruha aykiri oldugunu beyan için ele alinmiş zengin bir fikir sofrasidir. Tenkid şuuru nedir ve görmek istedigimiz münekkid nasil olmali dedigimizde eser ve sahibi bütün şaniyla görünür. Gazali bu eserinde tam olarak açikça dine taalluk eden ve müminlerin dikkatli olmasi gereken metafizige ilişkin on alti ve tabiat ilmine dair dört mesele sayar. Bunlardan üçü dinî açidan küfrü icab ettirirken diger 17'sinin bidat olduğunu söyler. Küfrü icabettiren üç mesele şudur; âlemin kıdemi Allah'ın yalnızca küllîleri bilmesi cüzîleri bilmemesi ve cesedin haşrini cennet ve cehennemde cismani zevkler ve acılar duymayı inkar.(3)

Hep deriz ya "İslâm bulduktan sonra aramanın nizamıdır." işte bunun en güzel örneğini biz Gazali'de görmekteyiz. Ontolojik mânâda varlık bilgisine sahib olmakla ruh ve vücud bütünlüğü halinde varlık bilgisine sahib olmak arasındaki fark tedailer boyu işaretlenmekte ve dikkatlice işlenmekte. Eser (Elmunkızu Mineddelal) Yaradanın varlığına imânla O'ndan yardım ve dilekle O'nun Resûlüne salat ve selamla yani aramağa başladığı hakikati en başta zikretmekle başlıyor. Eser boyunca şüphe işaretleri görüldüğünden 'bütün fikir'den uzak çağdaşlarımız bir ânda Gazali'ye; septisist (şüpheci) yakiştirmasi yapmişlardir. Oysa âlimimiz 55 yaşinda yazdigi bu eseri 20 yaşlarini da hesaba katarak kaleme almiş ve asla bildikleri hakikatlerden vazgeçme reddetme yargilama ve tereddüt içinde şaşkin kilavuzsuz ve başiboş bir arama ve şüphe etme durumuna düşmemiştir. "Aksine dogru düşünce olmadan düşünme faaliyeti olamaz" hikmetinin isbatçisi halinde aradigi hakikatlerin varlik bilgisine ulaşmiş ve taklidden tahkike geçme ve anne babadan ve bir takim geleneksel yoldan gelen yalan yanliş bilgilerden hakikati tecrid etme işine girişmiştir. Bu meyanda esere müracaat edersek : "... Her güçlügü yenmege çalişiyorum. Her uçurumu atlatmaga gayret ediyorum. Her firkanin itikadini araştiriyorum. Her taifenin mezhebine ait sirlari meydana koymaya çabaliyorum. Hangisi hak hangisi batil; hangisi Peygamberin sünnetine uygun hangisi bid'ât üzerine kurulmuş? anlamak istiyorum. Bir bâtinînin içindekini ögrenmek dilerim bir zahirînin gittigi yolun neden ibaret oldugunu ögrenirim. Bir felsefecinin felsefesinin mahiyetini anlamayi arzu ederim (makasidil felasife bu amaçla yazilmiş ve tenkidden ziyade felsefî bilgi mevcuttur.) Bir mütekellimin fikrinin ne olduğu ne için mücadele ettigi tetkik ederim. Bir mutasavvifin iç temizligine nasil eriştiginin sirrina vakif olmayi çok isterim. Bir abidin ibadetinin ona ne sagladigini incelerim. Allahi inkar eden bir zindikin bu inkara cüret etmesinin sebeblerini araştiririm. Gençligimin iptidasindan beri hakikatleri kavramaga susamiş olmak fitrî bir adetimdir. Allah tarafindan yaratilişimda yer etmiştir. Bunda benim ihtiyar arzumun tesiri yoktur. Bu sayede taklid bagindan kurtuldum. Çocukluk devrine yakin bir zamanda görenege dayanan akidelerden azade kaldim. Çünkü gördüm ki daima hristiyan çocuklari hristiyan olarak yahudi çocuklari yahudi olarak müslüman çocuklari da müslüman olarak yetişiyorlar. Resulullah (s.a.v)'dan rivayet olunan şu mânâda bir hadis işittim: "Her dogan çocuk müslüman yaradilişi üzere gelir. Sonra ana babasi onu yahudi yapar hristiyan yapar mecusi yapar." Asil yaradilişin hakikati ile ana ve babayi ögretmenleri taklid etmek dolayisiyla ariz olan akidelerin hakikatini araştirmayi arzu ettim. Ilkin kendi kendime dedim ki benim maksadim hakikatleri anlamak ve bilmektir. O halde evvela bilgi nedir? Bunun hakikatini araştirmak icab eder. Nihayet anladim ki yakîn raddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmeyecek derecede anlaşilmiş olmasi gerektir. Burada yanilmiş olmak  vehme kapilmak ihtimali varid olmaz. Kalp böyle bir ihtimale imkan veremez. Hatadan emin olmak için bilgi o suretle kuvvetli olmalidir ki mesala birisi o bilginin batil oldugunu iddia etse ve taşi altina çervirmek degnegi ejderha yapmak suretiyle de davasinin dogruluguna delil gösterse bu keyfiyet o bilgi sahibine şek vermez. Ben 10 sayisinin 3 ten büyük oldugunun bildigim halde birisi 'Hayır 3 10'dan daha büyüktür sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim.' dese ve dediğini yapsa ben de görsem bana bir şek arız olmaz. Ancak o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım. Yoksa bilmediğim şeyde şüphe etmem. Sonra anladım ki bu tarzda bilmediğim bu suretle yakîn hasıl etmediğim her bilgi itimada şayan değildir hatadan emin olamaz . Hatadan emin olmayan bilgide yakîn ifade etmez." (4)
Septik izlere rastlamak mümkünken bütün halinde bir septisizm görememekteyiz. Her milletin her toplumun hatta neredeyse her ferdin düşünme faaliyeti birbirine nisbeten farklılık addederken ötekini berikine karıştıracak şekilde meseleleri bir parçanın etrafında anlamdırmaya çalışmak ve çatı fikri sadece bir yönüyle ele almak Batılı düşünme tarzının bir şeklidir. Yunan felsefesinde (dikkat ederseniz) her işin bir tanrısı mevcut17. yy. ve 18. yy.'da meydana gelen batı aydınlanmasında da bu faktör olanca kuvvetiyle hâkimdir. Önceki filozofları dahi anlamlandırabilmek için onları bir takım sınırlı izmlere bütüne irca edilmeyecek bütün iddialı parça anlayışlara dönüştürmüştür. Batılı bunu teknik makinelerde tıpta ve hukukta da yapmış ve yapmaktadır. Mikrobik hastalıkların çözümünde ürettiği formüller ve bir bölgede uygulanan tedavide verdiği yarar kadar zarar da verdiği ruh unsurundan yoksun psikoloji insan ve ahlâk unsurundan yoksun ekonomisi bunun güzel örnekleridir. Protogaras'ın bir sözü meselemizi daha anlaşılır kılacaktır: 'Hakikat herkese göründüğü ve kendisini ona gösterdiği gibidir." Burada mühim bir soru çıkıyor karşımıza: 'Peki hakikatin hakikâti nerede?' Hakikati aramada en doğru usûl neredeyse o da orada.

'Bütün Fikrin Gerekliliği' şartina bagli her uzvu her beyani her eşyayi kendi dogrulari ile hakikate irca etme ve tek başina dogrudan ziyade"Ben dogru oldugumu nereden bileyim?" sorusunu sorduracak kadar hakikatlerin hakikatine nisbet zinciri kurulmasi; Islâm dünyasinda alişilagelmiş düşünce faaliyetidir.

Samimiyyet ve pazarliksiz baglilik eser boyunca görülmekte. Bilgiye sahib olmanin bile yeterli olmadigi ve "Bilme imânin ayni degildir." hakikati çerçevesinde; Rabbin nasibi ve dilemesi üzerine ancak hakikatler gören göze hisseden yürege kabul eden akla yaşayan ahlâka yücelen ruha kavuşmakta. Idrâkin idrâkinin idrâki. Her şeyin her şeyle ilgisi çerçevesinde bir şeyin her usûlle farklı görünüşü ve usullerin terkibinde keskinleşen hakikât. Delil mi? Oda ne? Sığ idraklerde mahkum edilen ve seviyesiz fikir gruplarında bedavadan harcanan kültürel birikimin talan edilmesi eserlerin hafife alınmasına sebeb olmakta. 'İslâma Muhatap Anlayış' davası tüm mesele bu. Hakikati çamurdan arındırma ve temiz dimağlara sunma gayreti 1400 yıldır süren fikir ve aksiyon faaliyetinin temel gayelerindendir. Bu pencereden baktığımızda yeni yetme selef güruhunun her yemeğe maydanoz türü "Delinin ne?" saçmalıklarını ve vardıkları lağım çukurunu şu sözlerde rahatça değerlendirebiliyoruz: "Sonra bilgilerimi kontrol ettim. Gördüm ki bende hissiyat ve zaruriyattan başka böyle bilgi yok. Dedim ki şimdi bende hasıl olan yeisten sonra hissiyat ve zaruriyattan ibaret olan bedihi bilgilerden başka müşkülleri çözecek bir vasıta kalmadı. Öyle ise bu bilgileri inceliyerek kuvvet derecelerini anlamalıyım... Çok ciddi bir gayretle mahsusat(his) ve zaruriyat üzerinde düşünmeğe bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup olmadığını aramağa başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalardan sonra mahsusatta hata olmayacağı emin olmayı nefsim kabul etmedi... İçim diyordu ki "Mahsusata nasıl güvenilebilir? Bunların en kuvvetlisi göz hassesisidir. Bu hasse gölgeye bakar onu hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet sonra tecrübe ve müşahede ile anlar ki o hareket ediyor. Ancak o hareket birdenbire olmayıp tedriç ile zerre zerre oluyor onda sabit olmak durumu görülmüyor... Dedim ki "Mahsusata olan güven batıl oldu. O halde zaruri olan akli bilgilerden başka itimada değer birşey kalmadı." "On üçten büyüktür; bir şeyde nefiy ve isbat bir araya gelmez; bir şey hem hâdis hem kâdim; hem var hem yok; hem vâcip hem muhâl olmaz" sözleri gibi. Bunun üzerine mahsusat işe karıştı. Dedi ki:

"Bu gibi akli bilgilere olan itimadının mahsusata olan itimadına benzemeyeceğine nasıl emin olabilirsin. Bana güvenin vardı. Akıl hakimi geldi beni tekzib etti. O olmasaydı beni tasdike devam edecektin. İhtimal ki akıl anlayışının ötesinde diğer bir hakim vardır. Ortaya çıktığı vakit aklı verdiği hükümden dolayı tekzib eder. Nasıl ki akıl hakimi ortaya çıktığında hissi verdiği hükümden dolayı yalanladı. Aklın ötesinde diğer bir idrakin ortaya çıkmaması onun muhal olmasına delalet etmez."

Nefis bunun cevabında biraz durakladı ve rüya hadisesiyle içindeki şüpheyi kuvvetlendirdi. Ve dedi ki:

-Görmüyor musun bir takım halleri tahayyül ediyorsun onlarda sebat ve istikrar bulunduğunu kabul ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiçbir şekke düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissinyahut aklın delaletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin?

Bu vesveseler içime doğunca kalbimde yer etti. Buna ilaç aradım fakat bulamadım. Çünkü bu vesveseleri ancak delil ile giderebilirdim. Delil de ancak bedihi dediğimiz bilgilerden meydana gelebilirdi. Bu bilgiler müsellem (kabul edilmiş) olmayınca onlardan delil tertip etmek de mümkün olmadı. Bu hal güç iyileşen bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibarıyla safsata mezhebine saplanmıştım. Fakat bundan kimseye bahsetmiyordum. Nihayet Cenabı Hak beni o hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidale döndü. (Zaruriyat) dediğimiz bilgilerin kabule şayan güvenilir olduğuna emin oldum. Bu emniyet delil tertip ve tanzim etmek suretiyle hasıl olmuş değildi. Ancak Cenabı Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde olmuştu. Bu nur birçok bilgelerin anahtarıdır. Hakikatlere ermek daima delil ile olur zannedenler Allah'ın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olurlar. "Allah bir kimseyi hidayete eriştirmek istediği zaman İslâm dinini kabul etmesi için göğsünü şerh eder." Mânâsındaki ayeti kerimede "şerh"ten maksat ne olduğunu Hazret Peygambere sormuşlar.

-Şerh Allah'ın kalbe attığı bir nurdur buyurmuşlar.

-Bunun alameti nedir? demişler.

-Gurur yeri olan dünyadan uzaklaşmak ebediyet diyarı olan ahirete bağlanmak sığınmaktır cevabını vermişlerdir." (5)

Epistemoloji açısından bedahet ifade eden hakikatler. Bilginin serüveni bilmenin imânın aynı olmadığının delillendirilişi. Dogmatizmi septisizm ile rasyonalizmi sansualizm ile sprutalizmi fenomoloji ile buluşturan ve yer yer "İslam zıtlar arası muvazenenin üstün nizamıdır." tanımında tedailerin seslendirilişi ve bu minvalde batının izm türünden fikri sınırlandıran kablara sığmayışı ve son mühür NASİB. Bütün mesele nasibte. Rab dilemedikçe şurdan şuraya adım atmaya mecal yok.

Öğrenme yolları çeşit çeşittir der Gazali... İnsan derin düşüncelere dalarak da öğrenebilir birinden eğitim alarak da. Bundan öte bir yol var ki bu herkese nasib değil. Vahiy ve ilhâm metodu ile. Birinci Peygamberlere has olduğu ve en son Peygamberinde Resulullah olduğu bu yüzden de daha sonra vahiy gelmeyeceğinden dolayı şimdi bu yol Peygamberlerin bildirdiklerini öğrenmekle yerine getiriliyor. Ancak bir yol var ki; Gazali özele varan şu meâlde açıklamalar yapıyor: "İlhâm olarak bilinen hiçbir muhakeme ve akıl yürütme olayı gerçekleşmeden kalbte doğrudan doğruya doğan "Ledünni" bilgidir." İlham herkeste olacak diye bir kaide yok.

Meseleler boyunca işaretlenen mevzu bilme üzerinedir. Bilme ve bilgi problemi yeni değildir ilkçağda da vardır ortaçağda dabatıda da doğuda da vardır. Ancak bakış farklı olunca çeşitli görüşler çıkabiliyor. Rasyonalizm realizm sansualizm vs. hep bu çeşitliliğin sonucu filozoflarca ortaya konulmuş görüşlerdir. Biri salt aklı bir diğeri görüneni bir diğeri duyuya dayalı olanı vs. ön plana çıkarabiliyor. Filozofları izahları boyunca veciz ifadelerle süslü anlatımlara ve çetrefil mevzulara getirilen içinde hakikat de barındıran yorumlara rastlanabiliyor. Bütünü halinde eksik oluşundan dolayı yanlışı ifade etmesi bir başka görüşün doğmasına ve bu görüşe karşı tenkid geliştirilmesine sebeb olabiliyor. Bütün fikir temel alınmadan karşı yanlış türü fikri oluşumlar muhatabındaki yanlışlığı yeterince belirleyemediği gibi kendi iddia ettiği doğrunun da sınırlarını çizemiyor. Platon Aristo Leibniz Descartes ve Kant gibi flozofların farklı yollarda yürüyerek elde etmeye çalıştıkları bilgi farklı adlarla ifade etmeye çalışsalar da «Mutlak hakikat»tir. Ancak Gazali'nin işaretledigi nasib meselesi eksikligindendir ki bazi bazi hakikate yaklaşmişken ondan fersah fersah uzak derinlere düşülebilmiştir. Pascal'ın şu sözü bu açıdan mühim: 'Ben İsâ'nın getirdiğine Musâ'nın getirdiğine inanıyorum.' Onca araştirmanin ve tefekkürün vardigi sonuç bu ama nasib olmayinca Allah'ın Resûlü'nü akledemiyor.

Bilgi kimi zaman episteme (Platon) kavramıyla karşılanmış kimi zaman apriori kimi zamanda aposterio (Kant) kavramıyla ifade zemini bulmuştur. Gazali'de ise zaruri bilgi mahsusata dayalı bilgi vahye dayalı bilgi ve ledünnî bilgi şeklindedir. 'Bütün fikir şart' hakikatinin sonucu olarak en tepeye oturtulan vahiy bilgisi ve ardından zaruri bilgi ve bunların ölçülendirdiği mahsusat bilgisi sıralaması oluşmakta. Ancak Gazali bir nevî sıçrama yaparak mevcut bilgi teorilerini ve anlayışlarını hiçe sayarak ledünnî bilgi (ilhama dayalı bilgi) ile bilmenin sonlanabileceğini ve hakikatin Rabbin nasibi ve kalbe bir nur ihsan etmesiyle kavranılabileceğini ve kesin olduğunun anlaşılabileceğini söyler. 'Görmek için ışık gerek ve bilme imânın aynı değildir.' hikmetlerini hatırladığımızda kuyruğu etrafında dönenleri daha iyi anlarsınız.

Son sözü İbda Mimarı'na bırakalım:

'Batı'nın kendi kendisini muhasebe ve murakabe ederken sorduğu sorular tesbitler ve teşhisler... Mütefekkir Massignon:

- "Kalabalık bir orkestramız zengin bir paletimiz veya çeşitli kaynaklarımız var. Kurnazlık ve ustalıkta o kadar çok şey biliyoruz ki belki şimdiye kadar hiç kimse bunları bilmedi. Hayır! Bir şeyimiz eksik: DEĞİŞMEYEN PRENSİBİ BİLMİYORUZ EŞYANIN RUHUNU TANIMIYORUZ MEVZU HAKKINDA FİKRİMİZ DAHİ YOK... Notlar alıyoruz geziler tertipliyoruz... Yazık yazık... Bilgin oluyoruz arkeolog oluyoruz tarihçi doktor işçi veya zevk insanı oluyoruz; neden yapıyoruz bütün bunları? İyi güzel de KALB NEREDE? İLHÂM NEREDE? AĞACIN SUYU NEREDE? NE YAPMALI ve NEREYE GİTMELİ?"(6)

www.gazali.net

4 Şubat 2011 Cuma

Allah´ın Rahmetinin Genişliği

Eseri böyle bir bölümle son erdirmeyi iefe´üî kabilinden yapıyoruz; zirâ Hz. Peygamber güzel bir konuşmayı dinleyip yorumlamayı severdi. Çünkü bir amelimiz yoktur ki onunla Allah´ın affını ümit edelim. Öyleyse tefe´ül bilhayr hususunda Hz. Peygamber´e uyalım ve ümit edelim ki dünya ve âhirette sonumuz hayırla kapansın! Nitekim kitabımızı da Allah´ın rahmetini belirtmekle sonuçlandırdık.

Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bundan başka günahları dilediği kulu için affeder. (Nisa/48)

Ey nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah´ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. (Zümer/53)

Kim bir fenalık yapar, yahut nefsine zulmeder de sonra Allah´tan mağfiret dilerse, Allah´ı bağışlayıcı ve merhametli bulur.(Nisa/10)

Biz ayağımızın kayışından, elimizde bulunan şu kitabımızda kalemimizin hududu aşmasından ve diğer kitaplarımızdaki hatalarımızdan ötürü af talep ediyoruz. Kusurlu olmakla beraber Allah´ın dinini bilmeyi iddia ettiğimizden ötürü de Allah´tan af talep ederiz. Allah´ın rızasını talep ederken, başka şeylerin karıştığı her ilimden ve amelden ötürü de Allah´tan af talep ederiz. Vermiş olduğumuz, sonra yerine getirmekte kusur ettiğimiz her sözden ötürü de affını talep ediyoruz. Bize vermiş olduğu ve bizim tarafımızdan günahta kullanılan her nimetten ötürü affını talep ediyoruz. Bizim niteliğimiz olan her kusurlunun kusurüyla ve her eksiğin eksikliğiyle her türlü târiz ve tasrihten de affını talep ediyoruz. Bizi tasannua, tekellüfe, yandığımız bir kitapta insanlara süslü görünmeye, nazmettiğimiz bir kelâmda, ifade ettiğimiz veya istifade ettiğimiz ilimde belirttiğimiz tekellüfe bizi davet eden her tehlikeden ötürü de affını talep ediyoruz. Bütün bunlardan ötürü affını talep ettikten sonra hem kendimiz, hem de bu kitabımızı veya diğer kitablarımızı mütalaa eden veya dinleyen kimseler için af, rahmet, görünür görünmez bütün günahlardan vazgeçmekle şereflendirilmemizi diliyoruz; zira keremi umûmîdir. Rahmeti geniş, cömertliği bütün mahlûklar üzerine oluk halinde akmaktadır. Biz de Allah´ın mahlûklarından bir mahlûkuz. Allah´a olan vesilemiz ancak onun fazl ve keremidir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Allah´ın yüz rahmeti vardır. O yüz rahmetten bir tek rahmeti cinler, insanlar, kuşlar, hayvanlar ve haşerât arasına indirmiştir. O rahmet ile birbirlerine şefkat ederler, onunla birbirlerine merhamet gösterirler. O yüz rahmetten doksandokuzunu, Allah Teâlâ, nezd-i ilâhîsinde bekletmiştir. Kıyamet gününde onlarla kullarına rahmet edecektir.301

Rivayet ediliyor ki kıyamet gününde Allah Teâlâ arşının altına şöyle yazar: ´Rahmetim öfkemi geçmiştir. Ben rahmet edenlerin en merhametlisiyim. Bu bakımdan cennet ehlinin iki misli kadar cehennemden insanlar çıkarılıp bağışlanır.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Allah Teâlâ (ce), kıyamet gününde bizim için (şânına yakışır şekilde) gülerek tecelli eder ve şöyle buyurur: ´Ey müslümanlar, sevinin! Zira sizden hiçbir kimse yoktur ki onun yerine ateşte bir yahudi veya hristiyan kılmamış olayım´.302

Allah Teâlâ, kıyamet gününde Âdem´in (a.s) zürriyetinden yüz bin kere yüz bin (bir milyon) ve on bin kere yüz bin kişi hakkında şefaatini kabul eder.303

Allah Teâlâ kıyamet gününde mü´minlere şöyle der: ´Benimle mülâ-kî olmayı sever miydiniz?´ Mü´minler ´Ey rabbimiz! Evet, severdik´ derler. ´Neden severdiniz?´ diye sorunca, mü´minler ´Senin affını ve mağfiretini ümid ederdik de ondan!´ derler.

Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsî´de şöyle buyurmaktadır:
Size mağfiretimi gerekli kıldım.304 Hz. Peygamber (s.a) ise şöyle buyurmaktadır:
Allah Teâlâ kıyamet gününde şöyle emir verir: ´Beni birgün zikreden veya herhangi bir yerde benden korkan herkesi ateşten çıkarın´.305

Cehennem ehli cehennemde toplandıkları ve onlarla beraber kıble ehlinden Allah´ın diledikleri bir araya geldikleri zaman kâfirler müslümanlara ´Siz müslüman değil miydiniz?´ diye sorarlar. Müslümanlar ´Evet!´ derler. Kâfirler ´O halde İslâmiyetiniz size bir fayda sağlamadı; zira siz de bizimle beraber ateştesiniz´ deyince, müslümanlar derler ki: ´Bizim günahlarımız vardı. O günahlardan ötürü muâhaze edildik´. Bunun üzerine Allah Teâlâ onların dediklerini işitir ve ehl-i kıbleden olanların cehennemden çıkarılmasını emreder. Böylece müslümanlar cehennemden çıkarlar. Kâfirler bu durumu görünce ´Keşke biz de müs-lüman olsaydık! Onlar gibi biz de çıkmış olsaydık!´ derler.

Bunları söyledikten sonra Hz. Peygamber şu ayeti okudu:
Kâfirler azabı gördükleri zaman ´Keşke müslüman olsaydılar´ diye temenni ederler.(Hicr/2)

Yine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Allah mü´min kulu hakkında, çocuğuna karşı şefkatli olan anneden daha merhametlidir.306

Cabir b. Abdullah şöyle demiştir: ´Kıyamet gününde kimin se-vapları günahlarından fazla ise, hesaba tutulmadan cennete girer.. Kimin günahlarıyla sevapları eşit ise, o az hesaba tutulur, sonra cennete girer. Hz. Peygamberin şefaati ancak o kimse içindir ki nefsini helâk etmiş, yükünü iyice ağırlaştırmıştır´,

Rivayet ediliyor ki Allah Teâlâ, Musa´ya (a.s) hitaben şöyle demiştir: ´Ey Musa! Karun senden imdâd bekledi. Fakat ona yardım etmedin. İzzet ve celâlime yemin olsun! Eğer benden imdâd isteseydi yardımına koşar ve onu affederdim´.

Sa´d b. Hilâl şöyle demiştir: "Kıyamet gününde iki kişinin ateşten çıkması emrolunur. Allah Teâlâ onlara hitaben ´Ateşten çıkışınız, ellerinizin yapmış olduğu iyilikten ötürüdür. Ben kuluma zulmedici değilim´ der. Onların tekrar cehnenneme döndü-rülmesini emreder. Buna karşılık onlardan biri bağlı bulunduğu zincirleriyle koşa koşa cehenneme dalar. Diğeri ise ağırlaşır. Allah Teâlâ emreder, ikisini geri getirirler ve ikisini de yaptıklarından sorguya çeker. Cehenneme koşanı der ki: ´Ben mâsiyetin vebalinden korktum. Ben asla ikinci bir defa senin öfkene kendimi mâruz bırakamam´. Duraklayan kimse de der ki: ´Senin hakkındaki beni cehennemden çıkardıktan sonra tekrar oraya göndermeyeceğini zannettim. Onun için geciktim´. Allah Teâlâ bunların ikisinin de cennete götürülmesini emreder".
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kıyamet gününde arşın altından bir dellâl şöyle bağırır: ´Ey Muhammed Ümmeti! Benim sizde olan hakkımı size hibe ettim. Ancak kul hakları kalmıştır. Siz de haklarınızı hibe ediniz. Rahmetimle cennetime giriniz.307

Bir bedevî İbn Abbas´ın ´Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz (Allah) sizi ondan kurtardı´, (Alu İmran/103) ayetini okuduğunu işitince şöyle haykırdı: ´Allah´a yemin olsun! Sizi o ateşe sokmak istediği halde sizi ondan kurtarmaz?´ Bunun üzerine İbn Abbas yanındakilere ´Bu hükmü fakih olmayan bir kimseden edinin!´ dedi.

es-Senabihî308 der ki: Ubâde b, Samit ölüm hastalığında iken huzuruna vardım ve ağladım. Bana şöyle dedi: ´Sakin ol! Neden ağlıyorsun? Allah´a yemin olsun, Hz. Peygamberden dinlediğim ve sizin için hayırlı olan hiçbir hadîs yoktur ki size söylememiş olayım. Ancak bir hadîs kalmıştır. Onu da bugün nefsimi kap-sadığı halde size söyleyeceğim:

Kim Allah´tan başka ilah olmadığına, Muhammed´in Allah´ın Rasûlü olduğuna şahidlik ederse Allah onu ateşe haram kılar.309

Abdullah b. Amr b. el-Âs Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Allah Teâlâ benim ümmetimden bir kişiyi kıyamet gününde mahlûkların gözü önünde kurtarır. O kişi hakkında 99 defter açılır. O defterlerin herbiri gözün alabileceği kadar büyüktür. Sonra Allah Teâlâ o kişiye der ki:
Bu defterde yazılanlardan bir şeyi inkâr ediyor musun? Hafaza meleklerim sana zulmettiler mi?
- Hayır, yârab!
- Senin herhangi bir özrün var mı?
- Hayır, yârab!
- Evet! Bizim nezdimizde senin bir sevabın vardır. Muhakkak ki bugün sana zulüm yok!
Allah Teâlâ bir kâğıt çıkarır. O kâğıtta ´Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah´ (Allah´tan başka ilah olmadığına ve Muhammed´in O´nun Rasûlü olduğuna şahidlik ederim) yazılıdır. Bunun üzerine kul sorar:
- Bu kâğıt, şu defterlerin yarımda ne yapabilir yârab?
- Sana zulüm yapılmayacaktır!
Bunun üzerine defterler terazinin bir kefesine, o kâğıt öbür kefesine konur. Defterler havalanır, o kâğıt ağır basar; zira Allah´ın isminin karşısında hiçbir şey ağır gelemez.310

Hz. Peygamber (s.a) uzun uzun kıyamet ve sırat´ı vasıflandıran bir hadîsin sonunda şöyle demiştir:
Allah Teâlâ meleklere şöyle emir verir: ´Kimin kalbinde bir miskal hayır görürseniz onu ateşten çıkarın´.
Melekler birçok kimseyi çıkardıktan sonra şöyle derler: ´Ey rabbimiz! Bize emrettiklerinden kimseyi içerde bırakmadık!´

Bundan sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: ´Dönün! Kimin kalbinde zerre miskali hayır görürseniz onu cehennemden çıkarın´.

Melekler birçok kimseyi daha çıkardıktan sonra şöyle derler: ´Ey rabbimiz! Bize emrettiklerinden kimseyi cehennemde bırakmadık!´

Ebû Said der ki: Eğer bu hadîsi tasdik etmezseniz şu ayeti okuyun: ´Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar bir iyilik olsa
onu kat kat artırır ve kendi katından da büyük bir mükâfat verir. (Nisa/40)

Allah Teâlâ şöyle buyurur: ´Melekler şefaat ettiler. Peygamberler ve mü´minler şefaat ettiler. Erhamürrahimîn´den başkası kalmadı!

Allah Teâlâ, bir avuç avuçlar, hayatında hiç hayır işlemeyen bir kavmi cennetten çıkarır ki onlar cehennemde kömür kesilmişlerdir. Onları, cennet kapılarındaki hayat nehri denilen bir nehre atar. Onlar o nehirden tıpkı sel akıntısının kıyısında biten bitki gibi çıkarlar. Siz o bitkileri görmez mi-siniz? Taş ve ağaç tarafında kalan kısımdan güneşi göreni sarı ve yeşil olur. Gölgede olanı ise beyaz olur.
- Ey Allah´ın Rasûlü! O kadar güzel tasvir ediyorsun ki sanki görüyorsun!
- Onlar inci gibi çıkarlar. Boyunlarında mühürler vardır. Cennet ehli onları tanır. Derler ki: Bunlar Allah´ın az adlılarıdır. O azadlılar ki yapmış oldukları amel ve takdim etmiş oldukları hayır olmaksızın onları cennete sokmuştur´. Sonra onlara ´Cennete girin! Neyi görürseniz o sizin olsun!´ der. Onlar derler ki: ´Ey rabbimiz! Sen âlemden hiç kimseye vermediğini bize verdin´. Bunun üzerine Allah Teâlâ ´Sizin için katımda bundan daha üstünü vardır´ der. Onlar derler ki: ´Bundan daha üstün ne olabilir?´ Allah Teâlâ ´Sizden razı olup ebediyyen size kızmayacağım´ der.

Yine Buhârî İbn Abbas´tan (r.a) şöyle rivayet eder: Birgün Hz. Peygamber yanımıza gelerek şöyle dedi:
Bana ümmetler arzolunup gösterildi. Bazı peygamber beraberinde bir kişi ile geçer. Kimi beraberinde iki kişi ile geçer. Kimi beraberinde hiç kimse olmadan yalnız geçer. Kimi peygamberin beraberinde bir cemaat vardır. Bu arada kalabalık bir topluluk gördüm. Benim ümmetim olduğunu sandım. Bana denildi ki: ´Bu Hz. Musa ile kavmidir´. Sonra bana ´Bak´ denildi. Kalabalık bir topluluk gördüm ki gök yüzünü doldurmuştu. Bana denildi ki: ´Şöyle şöyle bak!´ Kalabalık bir cemaat gördüm. ´Bunlar senin ümmetindir.

Bunlarla beraber 70.000 kişi hesapsız cennete girecektir denildi.
Bunun üzerine ashab-ı kirâm dağılıp evlerine gittiler. Hz. Peygamber onlara o yetmiş bin kişinin kimler olduğunu belirtmedi. Ashâb aralarında müzakere ettiler. ´Biz şirkte doğduk´ dediler. Bu sözler Rasûlullah´m kulağına gidince şöyle buyurdu:
O 70.000 kişi o kimselerdir ki dağlanmazlar. Muska istemezler. Fal açmazlar. Ancak rablerine tevekkül ederler.

Bu esnada Ukkaşe (r.a) ayağa kalkarak şöyle dedi: ´Ey Allah´ın Rasûlü! Allah´.tan dile ki beni onlardan kılsın!´Sonra bir sahâbî ayağa kalkarak Ukkâşe´nin dediği gibi söyledi. Fakat Hz. Peygamber ´Ukkaşe senden daha çabuk davrandı!´ buyurdu.311

Amr b. Hâzım el-Ensârî´den şöyle rivayet ediliyor: Üç gün Hz. Peygamber bizden kayboldu. Ancak farz namaz için çıkıyor, namazı kıldırıp tekrar odasına dönüyordu. Dördüncü gün olunca bize geldi. ´Ey Allah´ın Rasûlü! Sen bizden kayboldun. Birşey olduğunu zannettik´ dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi:
Hayırdan başkası vukû bulmadı. Rabbim ümmetimden 70.000 kişiyi herhangi bir hesap olmadan cennete göndermeye söz verdi. Ben ise, rabbimden bu üç günde daha fazlasını talep ettim. Rabbimi cömert, şerefli ve kerîm gördüm. O 70.000 kişinin her biriyle beraber yetmişer bin kişi daha bağışladı. Dedim ki: ´Ey rabbim! Ümmetim bu sayıya yarabilir mi?´ ´Bu adedi senin için bedevilerden tamamlayacağım!´ dedi.312

Ebû Zer, Hz. Peygamber´in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Cebrâil bana Hirre´nin bir tarafından görünerek şöyle dedi: ´Ümmetine müjde ver ki onlardan bir kimse Allah´a hiçbir şey ortak koşmaksızın ölürse cennete dahil olacaktır´.
Bunun üzerine dedim ki:
- Ey Cebrâil! Hırsızlık yapsa da, zina etsede mi?
- Evet! Hırsızlık etse, zina yapsa da!
- Hırsızlık etse de, zina etse de mi?
- Hırsızlık etse de, zina etse de!
- Hırsızlık etse de, zina etse de mi?
- Hırsızlık etse de, zina etse de, içki içse de!313

Ebû Derdâ (r.a) şöyle diyor: Hz. Peygamber ´Rabbinin ma-kamından korkan bir kimse için iki cennet vardır!´ (Rahmân/46) ayetini okuduğunda sordum:
- Böyle bir kimse hırsızlık ve zina yapsa da mı ona iki cennet vardır ya Rasûlullah?
- Rabbinin makamından korkan bir kimse için iki cennet vardır.
- Hırsızlık yapsa da, zina etse de mi?
- Rabbinin makamından korkan bir kimse için iki cennetvardır!
- Hırsızlık etse de, zina yapsa da mı?
- Ebû Derdâ´nın burnu yere sürünse de yine evet!314

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Kıyamet günü olduğunda her mü´mine diğer milletlerden bir kişi verilir ve ona denilir ki: ´İşte bu senin ateşten âzâd olman için fedaindir´.315

Müslim, Sahihinde Ebû Burde´den şöyle rivayet eder: Ömer b. Abdülazîz´e babası Ebû Musa´dan, o da Hz. Peygamber´den şu had-îsi rivayet etti:

Müslüman bir kimse ölür ölmez Allah Teâlâ onun cehennemdeki yerine bir yahudi veya bir hristiyanı sokar.
Bunun üzerine Ömer b. Abdülazîz üç defa raviye ´Kendisinden başka ilah olmayan Allah hakkı için senin baban Hz. Peygamber´den bu hadîsi rivayet etti mi? diye yemin ettirdi. Râvî de Ömer b. Abdülazîz´e bu hususta yemin etti.

Rivayet ediliyor ki bir savaşta bir çocuk durdurup onun yanı başında şöyle bağrıldı: ´Bu çocuğun fiyatını kim artırır?´ Bu durum yaz ve harareti şiddetli olan bir günde oldu. O çocuğu kavmin çadırında oturan bir kadın gördü. Çocuğa yönelip var kuvvetiyle koştu. Kadının arkadaşları da arkasından koştular. Kadın, çocuğun elinden tutup onu bağrına bastıktan sonra sırt üstü yattı. Çocuğu kucağına alıp çocuğu güneşten koruyup ´Oğlum! Oğlum!´ diye bağırdı. Bunun üzerine halk ağladı ve orayı terkettiler. Hz. Peygamber de onların şefkatinden sevinip ötürü onlara müjde vererek şöyle dedi:
- Acaba bu kadıncağızın çocuğuna şefkat göstermesine hayret mi ettiniz?
- Evet!
- Muhakkak ki Allah Teâlâ, sizin için şu kadının oğlu için olan
şefkatinden daha fazla şefkatlidir. Bunun üzerine müslümanlar müjdenin en büyüğünü almış olarak dağıldılar.

İşte bu ve Ümit bölümünde zikrettiğimiz hadîsler, Allah´ın rahmetinin genişliğini müjdeler Allah Teâlâ´dan ümidimiz, bizim müstehak olduğumuz ile bize muamele yapmaması, şânına uygun olanıyla bize lütûfta bulunmasıdır. Bunu da minnetiyle, rahmet ve cömertliğinin genişliğiyle yapsın! Âmin!

301) Müslim, (Ebû Hüreyre ve Selman´dan)
302) Müslim
303) Taberânî
304) İmam Ahmed, Taberânî, (Muaz´dan zayıf bir senedle)
305) Tirmizî, (hasen-garîh olarak)
306) Buhârî, Müslim
307) Ebû Saîd el-Kuşeyrî, Sâbiyât
308) Adı Abdurrahman b. Useyb´dir. Tabiînin büyüklerindendir. Hz.Peygamberin vefatından beş gün sonra Medine´ye varmıştır. Halife Abdülmelik zamanında vefat etmiştir.
309) Müslim
310) Bu hadis, muhaddislerce bitaka hadisi diye bilinir. (Tirmizî aynı siyak içerisinde nakletmiştir).
311) İmam Ahmed, Müslim
312) Beyhakî, İmam Ahmed
313) Buhârî, Müslim
314) İmam Ahmed, (ceyyid bir senedle)
315) Müslim
ihyayı ulumid-din

www.gazali.net