30 Aralık 2010 Perşembe

Ledün Risalesi - 4 -

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık

...
İLİM TAHSİLİNDE RUHLARIN MERTEBELERİ


Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler insan ruhunda gizli bir halde mevcut olup tüm insanlar ilimleri öğrenmeye kabiliyetlidir. Bazı ruhlar sonradan meydana gelen herhangi bir arıza ve sebepten dolayı bu kabiliyetini kaybedebilir. Bunu şu hadislerden anlıyoruz:
"İnsanlar, şirk ve küfürden temiz bir halde (tevhîd dini üzere) yaratıldı, fakat şeytanlar onları aldatıp şirke düşürdü."37

"Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar."38
insan ruhu aslî saflığını ve taharetini muhafaza etmesi halinde, küllî ruhun aydınlatmasına (işrâk) istidatlı, ondan aklın kavrayabileceği suretleri almaya kabiliyetlidir. Lâkin bazı ruhlar bu dünyada kendisine arız olan muhtelif hastalıklar ve çeşitli sebeplerden ötürü hakikatleri idrak edemez bir hale gelir. Bazıları da aslî sıhhatini korur, bozulmaz. Böylece kabiliyetini kaybetmez. Bunlar vahiy alma kabiliyeti olan, mucizeler gösteren, bu kevn ve fesâd (içinde yaşadığımız oluş ve bozuluş dünyası) âleminde tasarrufa muktedir olan nebîlerin ruhlarıdır. Bu ruhlar aslî sıhhati üzere kalabilmiş, arızî illet ve marazî unsurlarla mizaçları bozulmamıştır. Bu sebeple nebîler insanları fıtratlarındaki temizliğe çağıran ruh doktorlarıdır.

Hasta ruhlar bu süflî dünyada muhtelif mertebeler oluşturur. Bunlardan bir kısmı birazcık dahi olsa mevki-makam hastalığına yakalanmış, hafızalarına nisyan (gaflet ve unutma) bulutları çökmüş olmasına karşın devamlı öğrenmekle meşguldürler. Bu şekilde aslî sıhhatlerini talep ederler ki, bu gruba dahil olanlar az bir tedavi ile iyileşir, çok az bir tezekkürle nisyan bulutlarını dağıtırlar.
Bazıları da ömürleri boyunca ilim öğrenirler. Günlerini ilim tahsili ve birtakım nazariyeleri tetkik etmekle geçirirler. Fakat mizaçları bozuk olduğundan hakikatleri anlayamazlar. Çünkü mizaç bozulunca ilâç fayda vermez.
Diğer bir grup da, hatırlayıp unuturlar, riyazetle nefislerini yıpratırlar. Bu surette birazcık nur, az bir aydınlanma elde edebilirler. Bu tür mertebeler nefislerin dünyaya meyletmesinden, fâni meşguliyetler içinde boğulup gitmesinden meydana gelir.

Ruhların hastalanması veya sıhhat bulması kuvvetlilik-zayıflılık derecesine göredir.
İşte bu hastalıklar giderilirse, ruhlar ledün ilminin mevcudiyetini kabul ve itiraf ederler, fıtratlarının temiz ve saf olduğunun farkına varırlar.
Ruhlar, bu kesif bedene arkadaşlık etmekle ve hakikatlere perde olan bu zulmânî âlemde ikamet etmekle hastalanmış, gerçeği göremez olmuştur.
Halbuki ruhlar, ilim öğrenmekle olmayan bir ilmi [ilm-i ma'dûm] icat etmek, mevcut olmayan bir aklı [akl-ı mefkûd] meydana getirmek istemiyor; bilakis bedenî süslere yönelmek, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak ve onu düzene koymak gibi birtakım meşguliyetler sebebiyle kendisine arız olan hastalığı gidermek, yaratılışlarında mevcut olan aslî ilme dönmek istiyorlar.
Nasıl ki çocuğunu seven şefkatli bir baba, çocuğunun bakımı, terbiyesi gibi işlerle uğraştığında diğer işleri unutursa, ruh da fazla sevgi ve şefkatinden dolayı bedene yönelmekte, onun onarımı, korunması, ihtiyaçlarının teminiyle uğraşmakla zayıf, bitkin düşmesi sebebiyle dünya denizinde boğulmaktadır.


İşte bu yüzden ruhlar, kaybettiğini bulmak, unuttuğunu hatırlamak için taallüme (çalışarak öğrenmeye) ihtiyaç duymaktadırlar.
Taallüm, ruhun kendi aslî cevherine yönelmesi, saadete ulaşmak ve kemale ermek için kendisinde kuvve halinde mevcut olan şeyleri fiile çıkarmasıdır.
Ruhlar, aslî cevherlerindeki hakikatlere tek başına ulaşamayacak kadar zayıf düşerlerse, âlim, fâzıl, müşfik bir muallime bağlanır, yardım için ona sığınırlar ki arzuladıkları şeye nail olabilsinler. Tıpkı, kendisini tedavi etmeyi bilmeyen, fakat sıhhatin arzu edilen, güzel bir şey olduğunun farkında olan bir hastanın müşfik bir tabibe başvurarak halini arzetmesi ve ona tedavisi için sığınması gibi.
Biz, baş (akıl) ve göğsünden (kalp) istisnaî bir hastalığa yakalanmış olan bir âlim tanıdık ki, hastalığının devam ettiği zaman zarfında, ömrü boyunca öğrendiklerini unuttu, hafızasında olan her şey birbirine karıştı. Bu âlim şifa bulup da sıhhatine kavuştuğunda unutkanlığı gitmiş, hastalık günlerinde unutmuş olduğu malûmatları tekrar hatırlayabilmişler. Bu olaydan anlıyoruz ki, bilgiler yok olmazlar, unutulurlar.
Bilgilerin yok olması [mahv] ile unutulması [nisyan] arasında fark vardır. Mahv, nakış ve izlerin hafızadan tamamen silinmesi, nisyan ise, gün ortasında güneş ışıklarının bulutlar tarafından perdelenmesi ve ortalığın güneş batmışçasına kararması gibi, hafızadaki nakışların gizlenmesidir.
Öyleyse ruhun taallümle meşgul olması, yaratılıştaki temizliğine ve fıtratına dönmesi için, kendisine arız olan hastalığı defetmeye çalışmasından başka bir şey değildir.
Ey kardeşim, ruhun cevher ve hakikatini, taallümün sebep ve gayesini anladıktan sonra bilmiş ol ki hasta ruh bir şey öğrenmeye, ömrünü ilim tahsili için harcamaya ihtiyaç duyar.
Hastalığı hafif, derdi az, uğradığı belâ önemsiz, nisyan bulutu ince, mizacı sağlam olan ruh, fazlaca taallüme ve bu uğurda uzun müddet yorulmaya ihtiyaç duymaksızın birazcık tefekkür ile aslına döner, kendi hakikatine yönelir ve sırlarına vâkıf olur. Böylece onda kuvve halinde olan şeyler fiile çıkar. Fıtratındaki hallerle bezenir. Bu suretle kemale ermiş, kısa zamanda pek çok şey öğrenmiş ve bunları en güzel şekilde ifade eden bir âlim olmuş olur. Bu ruh, küllî ruha yönelerek aydınlanır. Cüz'î ruha yönelerek feyiz saçar. Aşk yoluyla aslına benzeyerek, haset ve kin damarlarını koparıp atar. Dünyanın fuzûlî ve lüzumsuz süslerinden yüz çevirir.

İşte bu mertebeye eren nefis hakikati bilmiş, kurtuluşa ermiştir ki bütün insanlar için arzu edilen mertebe budur.


LEDÜNNÎ İLMİN HAKİKATİ VE LÜZUMU

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilham nurunun sirayetinden ibaret olan ledün ilmi ruhun arınmasından sonra meydana gelir. Nitekim,
"Nefse ve onu düzeltip olgunlaştırana andolsun"39 Şems 91/7.
âyeti buna işaret etmektedir.
Ruhun aslına dönüşü üç şeyle olur:
a. Bütün ilimleri tahsil etmek, aşk ve şevk ile onlardan bolca nasiplenmiş olmakla.
b. Gerçek bir riyazet ve sağlam bir murakabe ile. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurur:
"Kim ilmi ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir."40
"Kim Allah'a kırk gün ihlâslı bir şekilde kulluk ederse Allah Teâlâ hikmet pınarlarını onun kalbinden lisanına akıtır."41
c. Tefekkür ile. Çünkü ruh, ilim öğrendikten, riyazetle meşgul olduktan sonra sistemli bir şekilde tefekkür ederse ona gayb kapısı açılır. Nasıl ki, ticarî usullere riayet ederek malının-pazarlamasını yapan bir tüccara kazanç kapısı açılır ve bu şartlara aykırı hareket eden tacir hüsrana uğrar, iflâs ederse, aynı şekilde bir mütefekkir doğru yolda giderse kalbine gayb âleminden bir pencere açılır. Böylece bu kişi, ilhamla desteklenen kâmil bir âlim olmuş olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v),
"Bir saatlik tefekkür, altmış senelik -nafile- ibadetten hayırlıdır"42 buyurmuştur.
Tefekkürün şartlarını başka bir risalemizde anlatacağız. Çünkü tefekkürün izahı, keyfiyeti, hakikati çok mühim olduğundan uzun açıklamalara ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesi de Allah'ın inayetiyle olur.
Biz şu anda bu risaleyi bitiriyoruz. Buraya kadar olan açıklamalarımız erbabına yeter. Allah kime nur vermemişse onun nuru yoktur. Allah müminlerin dostu ve yardımcısıdır.
Salât ve selâm efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun.
Allah bize yeter, o ne güzel vekildir. Güç ve kuvvet ancak Allah Teâlâ iledir. Her an güvencim O'nadır.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur.

Bibliyografya ve dipnotlar konulmamıştır. Dileyen kitabın aslına müracaat edebilir.

www.gazali.net

26 Aralık 2010 Pazar

Ledün Risalesi - 3 -

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık

...
İLİM TAHSİLİNİN YOLLARI


Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler iki yolla elde edilir. Bunlardan birincisi insanî, diğeri rabbânî öğrenimdir.
1. İnsanî Öğrenim
Bunun belli bir yolu ve mesleği vardır. Bu da iki türlü olur.
Birincisi, haricî faktörlerle yani öğrenme ile elde edilir.
Diğeri ise dahilî faktörlerle yani tefekkürle meşgul olmakla tahsil edilir.
Tefekkür ile "taallüm" [öğrenme] eşdeğer olup, taallüm bir kişinin herhangi bir âlimden istifade etmesidir. Tefekkür ise insan ruhunun "küllî ruh "tan istifadesidir. Küllî ruh tesir ve tâlim bakımından bütün âlim ve akıllılardan çok daha üstündür.
İlimler, toprağa gömülü tohum, okyanus dibindeki mücevher ve maddedeki cevher gibi ruhlarda kuvve halinde vardır. Taallüm, bu cevherin kuvveden fiile çıkması için çalışmaktır. Tâlim ise onun kuvveden fiile çıkmasıdır. Bunun içindir ki talebenin ruhu, muallimin ruhuna benzer, belli bir oranda ona yaklaşır.
Âlim, faydalandırma bakımından bir çiftçi gibidir. Talebe istifade etme açısından toprağa, ilim ise kuvve halindeki tohuma ve her an büyüyen fidana benzer. Talebe ilimde kemale erdiğinde meyveli bir ağaç ve okyanustan çıkartılmış bir mücevher gibi olur.
Beden? kuvvetlerin ruha galebe çalmasıyla öğrenim süresi uzar, bu iş çok meşakkatli bir hal alır. Eğer akıl nuru hevâ ve heveslere galip gelirse talebenin birazcık tefekkürü dahi onu birçok öğrenim zahmetinden kurtarır. Akıl nuruyla aydınlanmış ruh, âtıl (hareketsiz), tembel ruhların bir yılda kavrayamayacağı hakikatleri bir saatlik tefekkürle elde edebilir.
Demek ki bazı insanlar ilimleri taallümle, bazıları da tefekkürle öğreniyorlar. Fakat taallüm için de tefekkür şarttır. Çünkü insan cüz'î ve küllî şeylerin hepsini, bütün ilimleri taallümle elde etmeye kadir değildir. Bilâkis taallümle elde ettiği bazı şeyleri tefekkürle çoğaltır. Malûmdur ki nazarî ilimlerin ve amelî sanatların pek çoğu hükemânın keskin zekâsı ve de üstün dehasıyla, fazlaca tâlim olmaksızın ortaya konmuştur.
İnsanlar kendisine öğretilen bilgiler ışığında haricî bilgileri kavrayamamış olsaydı, insanoğlunun ilminin tamamlanması hayli uzar, kalplerdeki cehalet karanlığı devam ederdi. Zira insan cüz'î ve küllî meselelerin hepsini taallümle öğrenemez. Bilakis bunların bazısını tahsil yoluyla, bir kısmını da görgüyle öğrenip, akıl yoluyla bunlardan çıkarımlar yapar.

Nitekim âlimler bu şekilde hareket etmişler ve ilmî disiplinler böylece temellenmiştir. Meselâ bir mühendis, ömrü boyunca ihtiyaç duyacağı mesleğiyle alâkalı bilgilerin hepsini değil, sadece genel kaideleri öğrenir, tâli meseleleri kıyas ve tefekkürle halleder.
Keza bir tabip hastalıkların tedavi ve ilâcını bütün teferruatıyla öğrenmeyip, hastanın mizacını göz önünde bulundurarak, genel prensiplerin ışığında hastalığı tedavi eder.
Yine aynı şekilde müneccim nücûm ilminin umumi kaidelerini öğrenip, bu minval üzere düşünerek yıldızlara dair muhtelif hükümler çıkarır.
Fakih ve edipler de bu yolu takip ederler. Hatta bu durum çeşitli sanatlarda kullanılan âletlerin icadında da böyledir.
Meselâ, bir kişi bilgi hamurunu tefekkürle yoğurarak çalgılı aletlerden biri olan udu yapmış, başka birileri bundan yola çıkarak muhtelif çalgı aletleri geliştirmiştir.
Kısaca diyebiliriz ki bedenî ve nefsanî sanatların başlangıcı taallümle, bunların mürekkeb (bileşik) bir hale gelmesi tefekkürle olmuştur.
Fikir kapıları ruha açıldığı zaman insan arzuladığı şeyi bilgi ve sezgi yoluyla nasıl elde edebileceğini bilir. Binaenaleyh insanın gönlü açılır, basireti artar. Bu nedenle fazla uğraşmaksızın ve yorulmaksızın ruhunda kuvve halinde bulunan şeyleri fiile çıkarır.


2.- Rabbânî Öğrenim
Rabbânî öğrenim de iki kısımda incelenir:
1. Vahiyle Öğrenim. Ruh kemale erdiği zaman bazı hırs ve fâni emeller gibi beşerî kirler yok olur. Böylece ruh yüzünü asıl menşeine yani Allah Teâlâ'ya çevirir, bütünüyle onun cömertliğine, inayetine ve nurunun feyzine güvenir.
Allah Teâlâ, bu vasıfları haiz ruha inayet ve rahmetinin en güzeliyle tam olarak yönelir. Ona ilâhî bir nazarla baktığı için onu kendisine âdeta üzerine bütün ilimleri nakşettiği bir levha edinir. Böylece "küllî akıl" muallim, bu "kudsî ruh" da onun talebesi olmuş olur. Bu suretle kudsî ruh hiçbir taallüm ve tefekkür olmaksızın bütün ilimleri öğrenir. Allah Teâlâ'nın,
"Sana bilmediklerini öğretti"26 Nisa 4/113.
şeklindeki beyanı bu gerçeği doğrular mahiyettedir.
O halde nebîlerin ilmi diğer insanların ilmine nazaran daha üstündür. Çünkü onların ilmi hiçbir vesile ve vasıta olmaksızın doğrudan doğruya Allah Teâlâ'dan hâsıl olmuştur.
Hz. Âdem ile melekler arasındaki kıssa, meseleye açıklık getirir mahiyettedir. Bilindiği üzere melekler ömürleri boyunca ilim öğrenmişler, birçok ilmî hakikatleri bulmuşlar hatta mahlûkatın en âlimi, mevcudatın en arifi olmuşlardı.
Oysaki Hz. Âdem (a.s) hiçbir ilmi bilmiyordu. Çünkü, o âna kadar herhangi bir muallimle karşılaşmamış, ilim tahsil etmemişti. Bu sebeple melekler büyüklük tasladılar, gururlanıp kibirlenerek,
"Biz seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz"27 Bakara 2/30.
dediler. Eşyanın hakikatini bildiklerini söylediler. Âdem (a.s) ise kalbinden bütün mükevvenatı kovmuş bir vaziyette halikın kapısını çaldı, ondan yardım diledi. Allah Teâlâ da Âdem'e (a.s) bütün isimleri öğretti ve meleklere eşyayı göstererek,
"Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana söyleyin" 28 Bakara 2/31. dedi. Bunun üzerine meleklerin Âdem'in (a.s) yanındaki dereceleri azaldı. Melekler, ilimlerinin yetersizliğini fark ettiler. Gurur tekneleri kırıldı ve acz denizinde boğuldular. Rablerine,
"Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur dediler."29 Bakara 2/32. Allah Teâlâ da Âdem'e (a.s) hitaben,
"Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere söyle/"dedi. Âdem de (a.s) ilmin sırlarını ve işin hakikatini onlara anlattı."30 Bakara 2/33.

Böylece akl-ı selim olanlar indinde kaynağını vahiyden alan gaybî ilmin, kesbedilen ilimden daha efdal, daha mükemmel olduğu anlaşıldı.
Vahyî ilim nebilerin mirası, resullerin hakkıdır. Efendimiz Hz. Muhammed'den (s.a.v) sonra vahiy kapısı kapanmış olup, bu sebeple ona "hâtemü'l-enbiyâ" denmiştir. O, Arap ve Acem'in en fasihi, insanların en âlimidir. Bu hususla ilgili Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:
"Beni rabbim terbiye etti, edebimi ne güzel eyledi" 31
"Ben sizin içinizde Allah Teâlâ'yı en iyi bilen ve O'ndan en çok korkanınızım."32
O, insanî tâlim ve taallümle meşgul olmaksızın ilimleri rabbânî öğrenimle elde etmiş olduğundan onun ilmi en mükemmel, en kuvvetli ve en üstün idi. Allah Teâlâ buna işaretle,
. "Ona müthiş kuvvetlere sahip olan öğretti" 33 Necm 53/5.
buyurmuştur.
2. İlhamla Öğrenim. İlham, küllî ruhun saflığına, kabiliyetine, istidadına göre insan ruhunu uyarmasıdır. O vahyin kısmî bir yansımasıdır. Vahiy, gaybî hallerin ayan beyan tezahür etmesi olup, ilham ise gaybî şeylere kapalı bir tarzda işaret edilmesidir. Vahiyden hâsıl olan ilme nebevî ilim, ilhamdan hâsıl olan ilme de ledünnî ilim denir. Ledün ilmi, gayb lambasından ışıyan latif, saf ve cilâlı bir kalbe düşen ziya gibidir ki, Allah Teâlâ ile ruh arasında hiçbir vasıta olmaksızın elde edilir.
Bütün ilimler "küllî ruh" tarafından malûmdur ve onda mevcuttur. "Küllî akıl", "küllî ruh"tan daha üstün, daha mükemmel, daha kuvvetli olup Bârî-i Teâlâ'ya daha yakın olduğu için küllî ruhun, küllî akla nisbeti, Havva'nın Âdem'e nisbeti gibidir. Küllî ruh da sair mahlûkata nis-beten daha azîz, daha latîf ve daha üstündür.
Bu sebeple küllî aklın feyiz saçmasıyla vahiy, küllî ruhun aydınlatmasıyla da ilham doğar. Öyleyse vahiy enbiyanın süsü, ilham evliyanın ziynetidir. Nasıl ki ruh akıldan, velî nebîden derece bakımından aşağı ise, ilham da vahiyden aşağı bir mevkide yer alır. İlham vahye nisbetle zayıf, rüyaya nisbetle kuvvetlidir. Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki gerçek ilim enbiya ve evliyanın ilmidir.
Vahiy resullere mahsus olup Âdem, Musa, İbrahim, Muhammed vb. resullere (aleyhimüs-selâm) vahiy gönderilmiştir.
Nübüvvet ile risâlet arasında fark vardır. Nübüvvet, kudsî ruhun malûmat ve mahlûkatın hakikatini bilebilmesidir. Risâlet ise, bu hakikatleri ehline yani faydalanmak isteyen ve buna kabiliyeti olan insanlara tebliğ etmektir. Bâzan ruhlardan biri tevâfuken bu hakikatleri elde edebilir, fakat birtakım sebep ve özürler nedeniyle bunları tebliğ edemez.
Ledünnî ilim, Hz. Hızır'da (a.s) olduğu gibi nübüvvet ve velayet ehline mahsustur. Allah Teâlâ bunu haber vererek,
"Ona tarafımızdan bîr ilim öğrettik" 34 buyurmaktadır. Kehf 18/65.
Emîrü'l-mü'minîn Hz. Ali b. Ebû Tâlib (r.a) şöyle demiştir:
"Dilim ağzıma konulunca kalbimde bin tane ilim kapısı açıldı. Her bir kapının da bin tane kapısı vardı."
Yine Hz. Ali, bir başka sözünde şöyle der:
"Benim için bir minder konsa ve ben onun üzerine otursam Tevrat ehline Tevrat'larıyla, İncil ehline İncil'leriyle, Kur'an ehline Kur'ân'larıyla hükmederdim."
İşte bu öyle bir mertebedir ki ona insanî öğrenimle nail olmak mümkün değildir. Yalnızca kendisine ledün ilmi verilenler buna erişebilir.
Yine Hz. Ali (r.a),
"Hz. Musa zamanından beri Tevrat'ın şerhinin kırk yük olduğu anlatıla gelir. Eğer Allah Teâlâ bana izin verseydi, sadece Fâtiha'nın elifinin şerhi kırk yük olurdu" demiştir. İlimlere bu derece vukûfiyet ancak ilâhî, semavî ve ledün-nî bir yolla olabilir.
Allah Teâlâ bir kula hayır dilerse kendisi ile onun arasındaki perdeyi kaldırır. Bu şekilde birtakım kevnî sırlar o kula aralanır ve bunların mânaları o kişinin zihnine nakşedilir. O da bu hakikatleri, Allah'ın dilediği kullara açıklar.
Hikmetin hakikatine ledün ilmiyle ulaşılır. Bu mertebeye ermeyen insan hikmet sahibi olamaz. Çünkü hikmet Allah vergisi olup hakkında şöyle buyurulmuştur:
"Allah hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çokça hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar." 35 Bakara 2/269.
Ledün ilmine nail olanlar birçok ilmi tahsil etmekten, insanî öğrenimin zahmetlerinden kurtulurlar. Az öğrenip çok bilirler, az yorulup çok istirahat ederler.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki, vahyin kesilmesiyle risâlet kapısı kapanmıştır. Hakikat ortaya konduktan, din tamamlandıktan sonra insanların resûl gönderilmesine zaten ihtiyacı kalmamıştır. Bu konuda Allah Teâlâ,
"Bugün sizin dininizi tamamladım" 36 Mâide 5/3 (Bu âyet-i kerime en son inen ahkâm âyeti olup Vedâ haccının arefesinde nazil olmuştur).
buyurmuştur.
İnsanların ihtiyacı olan bütün ilimler açıklandıktan sonra resul gönderilmesi hikmete aykırıdır.
Küllî ruhun nuru insanları aydınlatmaya devam etmekte olup, ilham kapısı kapanmamıştır. Çünkü insanların daima yardıma ve uyarılmaya ihtiyacı vardır. İnsanlar her an vesveselere kapıldıkları ve şehvete düştükleri için, davet ve risâlete değil, uyarılmaya muhtaçtırlar. Bu sebeple Allah Teâlâ mucizevî nitelikte olan vahiy kapısını kapamış, hayatın idamesini kolaylaştırmak maksadıyla rahmetinin tecellisi olan ilham kapısını açık bırakmıştır.
Böylece Allah Teâlâ lütfunu ve dilediği kimseleri hesapsız rızıklandırdığını anlamaları için kulları arasında dereceler takdir etmiştir.

devamı...

www.gazali.net

21 Aralık 2010 Salı

Ledün Risalesi - 2 -

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık

...
İLMİN KISIMLARI


Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, şer'î yani dinî ve aklî olmak üzere ikiye ayrılır. Fakat hakiki âlimler nazarında şer'î ilimlerin çoğu aklî, aklî ilimlerin çoğu da şer'îdir. Eşyayı bu şekilde kavramak için nuranî bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Nitekim Allah Teâlâ,
"Allah bir kimseye nur vermemişse, artık onun nurdan nasibi yoktur"21 Nûr 24/40.
buyurmuştur.


1-Şer'î İlimler
Şer'î ilimler iki kısma ayrılır: a-Aslî ilimler [ilm-i usûl] b-Fer'î ilimler [ilm-i fürû]
a. Aslî İlimler
Bunlar da üç kısma ayrılır:
1. Tevhîd İlmi. Bu ilim Allah Teâlâ'nın zatını ve sıfatlarını araştırır. Ayrıca nebîlerin sîretini, imam ve sahâbîlerin yaşantılarını inceler. Hayat, ölüm, kıyamet, ölümden sonraki diriliş, haşir ve rü'yetullah gibi âkaid meselelerine açıklık getirmeye çalışır. Bu ilimle meşgul olan âlimler, önce Kur'ân-ı Kerîm'den âyetlere, sonra sırasıyla hadislere, aklî delillere ve kıyasî burhanlara dayanırlar.
Kelâmcılar, mutasavvıflar vb. zümreler, adî ve cedelî kıyasın öncüllerini, cevher, araz, delil, nazar, istidlal, hüccet gibi terimleri mantıkçılardan almışlar, fakat yerli yerinde kullanmamışlardır. Her biri bu kavramlara muhtelif mânalar yüklemiş ve hatta "cevher" kavramı hüke-mâ nazarında farklı, mutasavvıflar ve kelâmcılar nezdinde farklı bir şeyi ifade eder hale gelmiştir. Bu risale ile maksadımız, zümrelere göre lafızların mânasını araştırmak olmadığı için bu konuyu uzatmayacağız.
Tevhîd ilmi ve kelâmla uğraşan âlimlere "mütekellimîn" ismi verilir. Tevhîd ilmi, kelâmî meseleleri de içerdiğinden, daha çok kelâm ilmi olarak bilinir.
2. Tefsir İlmi. Kur'ân-ı Kerîm eşyanın (var olan şeylerin) en muazzamı, en yücesi, en azizi, en açık olanıdır. Bununla birlikte onda her aklın kavrayamayacağı birtakım müşkül noktalar vardır ki onları ancak Allah Teâlâ'nın "fehim" [ince kavrayış] verdiği kimseler anlayabilir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurur:
"Kur'an'ın her âyetinin bir zahiri, bir de bâtını vardır, ayrıca her bir bâtının da yedi -veya dokuz- bâtını vardır."22
Kur'an harflerinden her birinin bir anlamı, her anlamının da işaret ettiği bir şey vardır.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bütün ilimler ile görünen görünmeyen, büyük küçük, aklî ve hissî mevcudattan haber vererek, "Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır"23 En'âm 6/59.
buyurmakta ve, "Aklıselim olanlar O'nun âyetlerini derinlemesine düşünsünler ve ibret alsınlar"24 Sâd 38/29. diyerek insanları tefekkür ve tezekküre davet etmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'in tefsir edilmesi zor bir iş olduğundan hiçbir müfessir tam olarak onun hakkını verememiş, gizli sırlarını çözememiştir. Evet, bütün müfessirler gücü yettiği, aklı erdiği, ilimlere vukûfiyeti nisbetinde onu izaha çalışmışlar, fakat hiçbiri kâmil mânada hakikati söyleyememişlerdir.
Tefsir ilmi, aslî, fer'î, şer'î ve aklî ilimlere kılavuzluk eder. Müfessir, Kur'an'a lügat, istiare, lafızların terkibi, nahiv [gramer] kaideleri, Arapların örf ve âdetleri, ehl-i hikmetin fiilleri, mutasavvıfların sözleri cihetinden bakmalı ki onun tefsirinin hakikatine yaklaşmış olsun. Müfessir Kur'an'a tek yönden bakmakla yetinir ve bir tek ilme göre açıklama cihetine giderse onun sırrını çözemez. O müfessire ilmî ve imanî delilleri izah etmek gerekir.
3. Hadis İlmi.
Hz. Muhammed (s.a.v) Arap ve Acem'in en fasihidir. O, Allah Teâlâ tarafından kendisine vahyedilen bir muallim, aklı ile ulvî ve süflî meselelerin hepsini kavrayan, her sözü hatta her kelimesi esrar okyanuslarını ve rumuz hazinelerini ihata eden bir zat idi. Bu sebeple ondan gelen haber ve hadislerin bilinmesi ve izahı çok mühimdir.
Bir kişi nefsini şeriata tâbi kılıp edeplendirmeden, şeriatın ölçüleriyle kalbindeki sapıklıkları zail etmeden Hz. Peygamberin (s.a.v) sözlerini hakkı ile kavrayamaz.
Eğer bir kişi tefsir ilmi ve hadislerin te'vili hakkında konuşmak, sözlerinde isabetli olmak istiyorsa, lügat ilmini tahsil etmeli, nahiv ilminde derinleşmeli, î'rab [cümle çözümlemesi] sahasında uzman olmalı, sarf ilmine vâkıf olmalıdır.

Çünkü lügat ilmi, diğer ilimlerin tahsili için bir basamak ve merdiven mesabesinde olup, onu bilmeyen kimse başka ilimleri öğrenemez. Şüphesiz yüksek bir yere çıkmak isteyen kimsenin önce merdiveni kurması gerekir. Demek ki ilim tahsil etmek isteyen kişinin lugâvî kaideleri bilmesi şarttır.
Lügat ilminin tahsilinde önce edatlar, sonra mücerred ve mezîd fiiller öğrenilir. Bu ilimle meşgul olanlar Arap şiirini, özellikle de bunlardan Câhiliye devrine ait olanları incelemelidir. Çünkü bu şiirler, insanın ufkunu genişletmesi ve ruhunu okşamasının yanı sıra fesahat ve belagat açısından büyük önem arzeder.
Bunlara ilâveten nahiv ilminin de öğrenilmesi lâzımdır. Çünkü lügat ilmi için nahiv bilgisi; altın ve gümüş için mihenk taşı, felsefe için mantık, şiir için aruz, kumaş için metre, tahıl için ölçek mesabesindedir. Malûmdur ki ölçülmeyen bir şeyin eksik veya fazla olduğu bilinemez.

Lügat ilmi hadis ve tefsir ilimlerine giden bir yol, tefsir ve hadis ilimleri de tevhîd ilmine varmada birer kılavuz gibidirler. İnsanların felaha ermesi, âhiret korkusundan kurtuluşu ancak tevhîd ilmiyle mümkündür.
b. Fer'î İlimler
İlimler ya nazarî olur ya da amelî olur ki, aslî ilimlere nazarî ilimler, fer'î ilimlere de amelî ilimler denir.
Fer'î ilimler üç kısma ayrılır:
1. Hakkullah. İnsanın Allah Teâlâ'ya karşı vazifelerinden yani ibadetlerden bahseden ilimdir. Taharet, salât, zekât, cihad, hac, zikirler, bayram namazları, çeşitli farzlar ve nafileler bu gruba girer.
2. Hakku'l-ibâd. İnsanın insana karşı vazifelerinden, hak ve hukuktan, örf ve âdetlerden bahseden ilimdir. Muamele ve muâkade [sözleşme] olmak üzere iki sahada cereyan eder.

Âlım-satım, ortaklık, bağış, borç verip alma, kısas ve diğer cezalar "muamelât"; nikâh, talâk, köle edinme ve azat etme, miras gibi sözleşmeler "muâkadat" kısmına girer.
Hakkullah ve hakku'l-ibâd olarak nitelendirdiğimiz, insanın Allah'a ve insanın insana karşı durumundan bahseden ilimlerin bu iki kısmına "fıkıh" denir. Fıkıh herkes için gerekli, faydalı bir ilimdir.
3. Hakku'n-nefs [Ahlâk İlmi]. Ahlâk ya kötü huylardır ki bunların terk edilmesi gerekir yahut iyi huylardır ki bunları elde etmek, ruhları bu güzel huylarla tezyin etmek lâzımdır. İyi ve kötü huyların hepsi Allah Teâlâ'nın kitabında ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) hadislerinde zikredilmiş olup, iyi ahlâk sahibi olan kimselerin cennete gireceği bildirilmiştir.25
"Kıyamet günü bana en sevgili ve en yakın olanınız ahlaken en güzel olanınızdır" (bk. Tirmizî, Birr, 71).


2.- Aklî İlimler
Aklî ilimlerin öğrenimi güç olup bunlarda hataya düşmek mümkündür. Bunlar da üç aşamada incelenir:
1. Riyazî ve mantıkî ilimler birinci aşamayı oluşturur.
Riyazî ilimlerden olan hesap ilmi [aritmetik] sayılarla, hendese ilmi [geometri] şekil ve oranlarla uğraşır. Coğrafya, astronomi ve astroloji ilimleri de riyazî ilimler kategorisine girer.
Yıldızların durumunu gözetleyerek mahlûkların talihlerine dair hükümler çıkaran nücûm ilmi ile sesleri inceleyen mûsiki ilmi de bunlara dahildir.
Mantıkî ilimler ise tasavvur ile idrak edilebilir eşyanın tarifini ve genel çerçevesini inceler, deney ve gözlemle elde edilmiş bilgileri burhan ve kıyaslar doğrultusunda araştırır.
Mantık ilmi -metodolojik olarak- önce kavranılan, sonra sırasıyla konu ve yüklemleri, önermeleri, kıyas ve kıyasın bölümlerini tetkik eder ve mantığın gayesi olan sonuca varır.
2. Bu aşamayı tabii ilimler oluşturur. Bu ilimlerle meşgul olanlar mutlak cismin mahiyetini, âlemi oluşturan unsurları, cevher ve arazları, hareket ve sükûnu, gök cisimlerinin durumunu, müessir ve müteessir şeyleri inceler.
Bundan başka mevcudatın mertebelerini, ruh ve mizaçların kısımlarını, duyuların kemiyetini, mahsûsatın (hissedilenlerin) nasıl doğru anlaşılabileceğinin keyfiyetini araştırır.
Sonra bu ilim hekimlik bilgisini, bedenlere sirayet eden hastalıkları, bu hastalıkların tedavisini ve bu tedavide gerekli olan ilâçları araştıran tıp ilmini incelemeye sevk eder. Ayrıca tabii ilimlerin bir kısmını da ulvî eserler ilmi (ilm-i âsâr-ı ulviyye), madenler ilmi ve eşyanın özelliklerini tanımak oluşturur.
Bir de kimya ilmi vardır ki içinde maraz taşıyan maddeleri ve madenlerin organik dokusundaki boşlukları inceler.
3. Bu aşamadaki ilimler diğerlerine göre üstün bir mevkîye sahiptir. Bu ilimler önce mevcudatı, bunların vacip ve mümkün olarak taksimini, sonra yüce yaratıcının zâtını, sıfatlarını, fiillerini, emirlerini, hükümlerini ve bunların ne şekilde yürüdüğünü, mevcudatın yaratılışını tetkik etmesinin yanı sıra ulvî varlıkları, cevherleri, selîm akılları, kâmil ruhları, melek ve şeytanları araştırır.
Ayrıca nebîlerin mucize ve kerametlerini, mukaddes ruhların hallerini, uyku ve uyanıklık durumlarını inceler. Tılsım ve büyü de bu ilimlerin bölümlerindendir.
Tabii ilimlerin tafsilâtı ve dereceleri pek çok olup uzun izahlara ihtiyaç vardır. Lâkin biz bunlara kısaca temas etmenin yerinde olacağını düşündük.



TASAVVUF İLMİ


Ey kardeşim, bilmiş ol ki, aklî ilim mahiyeti itibariyle müfred (yalın) olup, mürekkeb (bileşik, zahirle bâtının, bilgi ile amelin, akıl ile kalbin birleştiği) ilim bundan doğar. Mürekkeb ilim tasavvuf ilmidir ki, bu ilim diğer ilimleri ihtiva eder.
Tasavvuf ilmi, mutasavvıfların kullandığı vakt, semâ, vecd, şevk, sekr, sahv, ispat, mahv, fakr, fena, velayet ve irade gibi hallerden ve bu ilmi tahsil eden mürşid ve müridlerin sıfat, makam ve hallerinden bahseder.
Biz bu risale ile ilimleri ve kısımlarını özet bir şekilde saymayı murad ettiğimiz için yapılan açıklamaları yeterli görüyoruz. Bu ilimlerden başka bir kitabımızda bahsedeceğiz. Ayrıca konu hakkında ayrıntılı bilgiye ihtiyaç duyan kimseler diğer kitaplara müracaat edebilirler.
İlimlerin kısım ve adetlerine dair söylediklerimizden sonra yakînen bilmiş ol ki bu ilimlerin iyice anlaşılması için birtakım şartlar gerekir. Biz şimdi bu şartları ve ilim tahsilinin yollarını açıklayacağız.

devamı...

www.gazali.net

16 Aralık 2010 Perşembe

Ledün Risalesi - 1-

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık


MUKADDİME

Hamd, has kullarının kalplerini velayet nuruyla süsleyen, güzel inayetiyle onların ruhlarını terbiye eden, irfan sahibi âlimlere dirayet anahtarlarıyla tevhîd kapısını açan Allah'a mahsustur.
Salât ve selâm, hak yolun davetçisi, ilâhî ahkâmın bekçisi, ümmetine hidayeti gösteren, bütün resullerin efendisi, efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun!...
Ey kardeşim, bilmiş ol ki, dostlarımdan biri bana ledün ilmini inkâr eden bir bilginden bahsetti. Bu ilim ki, güzide mutasavvıflar ona itimat ederler, bu ilmi diğer ilimlerden daha üstün görürler. Bu ilmin peyderpey öğrenilmiş, çalışarak elde edilmiş kesbî ilimlerden daha güvenilir, daha sağlam ve kuvvetli olduğunu söylerler.

Bu bilgin şöyle diyormuş: "Mutasavvıfların ledün ilmini bir türlü anlayamıyorum. Dünyada bir tek kişinin dahi çalışma ve öğrenme olmaksızın düşünce ve kalbî idraki ile hakiki ilimden bahsedebileceğini zannetmiyorum!"
Dostuma dedim ki:
"Bu adam ilim tahsilinin yollarını anlamamış, insan ruhunun mahiyetini, vasıflarını, gaybî işaretleri ve melekûtî ilimleri nasıl aldığını idrak etmemiştir."
Dostum da bana dedi ki:
"Evet, bu adam; 'İlim yalnız fıkıh, tefsir ve kelâmdan ibarettir. Bunların ötesinde başka bir ilim yoktur. Bu ilimler de çalışıp öğrenmeden dinde derinleşme olmaksızın elde edilemez' diyor" dedi.
Ona dedim ki:
"Peki, öyleyse tefsir ilmi nasıl öğrenilecek? Kur'ân-ı Kerîm her şeyi kuşatan derin bir okyanustur. Onun bütün mânaları ve tefsirinin hakikatleri halk arasında şöhret bulmuş kitaplarda yazılı değildir. Bilakis tefsir ilmi bu iddia sahibinin bildiklerinden başkadır." Dostum dedi ki:
"Bu adam, halk arasında meşhur olmuş Kuşeyrî,1 Sa'lebî2 ve Mâverdî'ye3 ait tefsir kitaplarının haricindeki tefsirlere kıymet vermiyor."
Dedim ki:
"Bu adam hakikat yolundan uzaklaşmıştır. Nitekim Sülemî4, tefsirinde, diğer tefsir kitaplarında zikredilmemiş olan, muhakkiklerin sözlerinden daha tahkike dayalı olanlarını toplamıştır. Bana öyle geliyor ki ilmi, yalnız fıkıh, kelâm ve tefsirden ibaret sayan bu adam, ilimlerin kısımlarını, tafsilâtını, mertebelerini, hakikatlerini, zahir ve bâtınlarını bilmiyor. Cahilin bilmediği bir şeyi inkâr etmesi âdettendir. Bu iddia sahibi hakikat şarabını tatmamış, ledün ilmini anlamamış ki kabul etsin. Ben zaten onun bilmediği bir şeyi taklit ve tahminle kabul etmesine razı olmam."
Kuşeyrî (ö. 465/1072). İslâm âleminin büyük mutasavvıflarından olup en mühim eserleri Tefsîrü'l-Kuşeyrî (Letâifü'l-İşârât) ve er-Risâletü'l-Kuşeyriyye'dir. Sa'lebî (ö. 427/1035). Nîşâbur'da doğmuş büyük bir fakih ve müfessir olup en meşhur eserleri el-Keşf ve'l-Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân ve Arâisü'l-Mecâlis: Kısasü'l-Enbiyâ'dır.
Mâverdî (ö. 450/1058). Önemli fakihlerden olup en meşhur eserleri Tefsîrü'l-Kur'ân ve el-Ahkâmü's-Sultâniyye'dir.
Sülemî (ö. 412/1021). Devrinin en büyük mutasavvıflarından olup en meşhur eserleri Hakâiku't-Tefsîr, Emsâlü'l-Kur'ân, Kitâbü'l-Fütüvve, Âdâbü's-Sohbe ve Tabakâtü 's-Sûfiyye'dir.
Dostum dedi ki:
"Ben sizin ilimlerin mertebelerini bütün yönleriyle anlatmanızı, ledün ilminin hakikatini ortaya koymanızı, bu ilmi etraflıca açıklayıp ispat etmenizi istiyorum."
Ben de,
"Anlatılmasını talep ettiğiniz bu ilmin izahı hakikaten güçtür, fakat hâlet-i ruhiyem-in müsaade ettiği, vaktimin elverdiği ve gücümün yettiği kadar bir başlangıç yapabilirim. Lafı uzatmak istemem, çünkü sözün iyisi az ve öz olup, çok şeye delâlet edenidir" dedim.
Azîz ve celîl olan Allah'tan tevfik ve inayet dileyerek kıymetli dostumun bu arzusunu yerine getirdim.


İLMİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, nefs-i natıkanın [insan ruhu] eşyanın hakikatlerini niteliğiyle (keyfiyet), niceliğiyle (kemiyet), cevheriyle ve zatıyla tasavvur etmesidir. Bu, o şeyin müfred (tekil) olmasına göredir.
Âlim, eşyanın hakikatlerini kapsamlı bir şekilde kavrayan, idrak eden kimsedir.
Malûm, bilgisi akla nakşedilen şeyin kendisidir. İlmin değeri, malûmunun değeri kadardır. Âlimin mertebesi de ilminin derecesine göredir. Şüphesiz en değerli, en yüce, en faydalı bilgi, sâni' (yaratıcı) ve mübdî' (yoktan var eden) olan Allah'ın bilgisidir. Allah'ı bilmeye "tevhîd ilmi" [mârifetullah] denir. Bu ilmin tahsili bütün akıl sahipleri için zaruri olup, Peygamber Efendimiz,
İlim tahsili kadın erkek her müslümâna farzdır"5 buyurmuştur.
Ayrıca bu ilmi elde etmek için yolculuğu dahi emretmiş ve,
İlim Çin'de bile olsa gidip öğreniniz"6 buyurmuştur.
Tevhîd ilmiyle donanımlı olan kimse, ilimlerin en faziletlisi olduğu için Allah Teâlâ onları Kur'ân-ı Kerîm'de en üstün mertebede zikretmiş ve, "Ondan başka ilâh olmadığına Allah, melekler ve adaletten ayrılmayan ilim sahipleri şahitlik ettiler"7 buyurmuştur. Âl-iİmrân3/18.
Tevhîd ilmi âlimleri, enbiya ve onların vârisi olan ulemâdır. Bu ilim özü ve mahiyeti itibariyle değerli, mükemmel olup diğer ilimlere olumsuz ve dışlayıcı bir nazarla bakmaz. Astronomi, astroloji vb. ilimler [fizik, kimya] tevhîd ilminin tahsili, için bir ön hazırlık (evveliyyât) hükmündedir. Bu ön bilgiler olmaksızın tevhîd ilmi tahsil edilemez. Yeri gelince zikredeceğimiz gibi, tevhîd ilminden başka ilimler de doğar.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, içeriği göz önüne alınmaksızın özü itibariyle bizzat değerlidir. Hatta sihir ilmi bile, bâtıl olmasına rağmen, bizatihi değerlidir.
Bu konuyu şu şekilde izah etmek mümkündür: ilim cehaletin zıddı olup, cehalet zulmetin gereklerindendir. Zulmet ise sükûna yani atalet ve durgunluğa ait bir şeydir. Sükûn da ademiyete [yokluk] yakındır. Yokluk da dalâlet ve bâtılın bulunduğu yerdir. Cehalet adem (yokluk), ilim ise vücûd (varlık) hükmünde olduğundan; vücûd ademden üstündür.
Hidayet, hak ve nur, varlık zincirinin birer halkası olduğuna göre varlık yokluktan, ilim de cehaletten üstün olmuş olur. Çünkü, cehalet körlük ve karanlık; ilim, basiret ve nur gibidir. Nitekim Allah Teâlâ,
"Kör ile gören, karanlıklarla aydınlık (nur) bir değildir" 8 Fâtır 35/19-20.
âyet-i kerimesinin sırrını,
"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" 9 Zümer39/9.
şeklinde açıklamıştır.
İlim cehaletten üstün olduğuna göre cehalet cismin, ilim ruhun vasıflarından olmuş olur. Öyleyse ruh, cisimden üstündür.

Diğer bölümlerde sayacağımız gibi ilmin birçok kısmı vardır. Âlimin de, ilimlerin tahsilinde takip edeceği değişik yollar vardır ki bunları da ileride zikredeceğiz.
Ey kardeşim, ilmin üstünlüğünü açıkladıktan sonra senin ilimlerin mahalli, karargâhı ve korunduğu levha olan insan ruhunu bilmen gerekir. Zira cisim, ilim için bir mahal değildir. Çünkü, cisimler sınırlı olup, yazı ve nakışların dahi az bir kısmını taşıyabilir.
Ruh ise bütün ilimleri hiçbir engel tanımaksızın, kolay bir şekilde koruma ve taşıyabilme kabiliyetine sahiptir. Şimdi ruhu kısaca açıklamaya çalışacağız.


NEFİS VE İNSAN RUHU

Ey kardeşim, bilmiş ol ki Allah Teâlâ insanı iki muhtelif şeyden yaratmıştır.
Birincisi cisimdir ki bu zulmânî, kesif [katı, donuk, yoğunluğu bulunan], sonradan meydana gelen ve bozulmayla yüzyüze olan, organik ve kimyasal bileşiklerden oluşan ve de varlığının devamını haricî faktörler olmaksızın sağlayamayan mürekkeb bir yapıdır.
Diğeri ise, münîr [aydın], idrak eden, fail, muharrik [hareket ettiren], müessir, cisim ve organları tamamlayan müfred (tekil) bir cevher olan ruhtur.
Allah Teâlâ cesedi besin maddelerinden meydana getirdi ve kanın molekülleri ile büyüttü. Bu binanın temelini kurdu, direklerini dikti, etrafını sınırladı ve kendi emrinden mükemmel ruh cevherini onda ortaya çıkardı.
Bu ruhla, gıdaya ihtiyaç duyan, şehveti ve gazabı harekete geçiren, kalpte bulunan ve vücûdun bütün azalarına duygu ve hareket dağıtarak hayatın devamını sağlayan kuvveti kastetmiyorum. Çünkü, vasıflarını saydığım bu ruha "hayvanî ruh" denir ki, his, hareket, şehvet ve gazap kuvvetleri onun askerlerindendir.
Gıda isteyen, tasarrufa sahip, karaciğerde bulunan kuvvete ise "tabii ruh" denir. Sindirim ve boşaltım bunun emrindedir.
Şekillendirme, üreme, büyüme (gelişme) ve tabii kuvvetlerin hepsi bedenin hizmetindedirler. Beden de hayvani ruhun hizmetindedir. Çünkü beden, kuvvetini hayvanî ruhtan almakta, onun hareket vermesiyle iş görmektedir.
Ben tek başına "ruh" kelimesini kullandığım zaman düşünme, hatırlama, hıfz, tefekkür, temyiz özelliği bulunan, kalbî ve aklî idrake sahip, ilimleri kolayca öğrenen, soyut tasavvurları kavrama kabiliyeti olan mükemmel cevheri kastediyorum. Bu cevher diğer ruhların ve kuvvetlerin kumandanı olup, gerek hayvanî ruh, gerek tabii ruh ve beden onun emrindedirler.
Nefs-i natıka da denen bu cevherin her meslek erbabına göre bir ismi vardır. Hükemâ (filozoflar) bu cevheri "nefs-i natıka"; Kur'an, "nefs-i mutmâinne" ve "ilâhî emirle oluşan ruh"; mutasavvıflar "kalp" diye isimlendirmektedirler. İhtilâf isimlerdedir. Mâna tek olup onda hiçbir ayrılık yoktur.
Nefs-i natıka canlı, faal, idrak eden bir cevherdir. Biz ne zaman yalın halde "ruh" veya "kalp" kelimesini kullanırsak onunla bu cevheri kastederiz.
Mutasavvıflar hayvanî ruhu "nefis" olarak telakki ederler. Nefis kelimesi şeriatta da bu mânada kullanılmıştır. Peygamberimiz,
"En azgın düşmanın nefsindir" buyurmuş; bunu,
"İki yanın arasındaki nefsindir"10 sözüyle pekiştirmiş ve açıklamıştır.
O, bu kelimeyle şehvanî ve gazabî kuvvetlere işaret etmiş ve bunların kalpten doğduğunu ifade etmiştir.

Ey kardeşim, isimler arasındaki farkları anladıktan sonra bilmiş ol ki, ehl-i tahkik bu ruh cevherini muhtelif ibarelerle tarif etmektedirler ve bu meyanda farklı görüşler serdetmektedirler.
İlm-i cedel ile meşhur olan kelâmcılar ruhu cisim olarak addederler ve, "O, bu kesif cisme nazaran daha latif bir cisimdir" derler. Ruh ile cisim arasında letafet ve kesafet farkı görürler. Bazıları ruhu araz sayar, bazı tabipler bu görüşü benimser, bazıları da ruhu kan zannederler. Bu şahıslar dar görüşleri ve kusurlu nazarlarıyla elde ettikleri bilgilerle kanaat edip, diğer ihtimalleri araştırmadılar.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki ruh; cisim, araz ve cevher olmak üzere üç kısımdır:
Hayvanî ruh latif bir cisimdir. O, kalp fanusuna konmuş yanmakta olan bir lamba gibidir. Kalp deyince, göğsün içinde muallak (askıda, boşlukta) bir vaziyette duran konik (sanavberi, üçgen) şekli kastediyorum.

Hayat bu lambanın ışığı, kan yağı, his ve hareket nuru, şehvet harareti, gazap dumanı, gıdaya ihtiyaç duyan ve karaciğerde bulunan kuvvet onun hizmetçisi, bekçisi ve vekilidir.
Bütün canlılarda hayvanî ruh mevcuttur. -Şunu da ilâve edeyim ki- insanın kendisi cisim olup, eserleri (fiil, hareket, hal ve sıfatları) arazdır.*
Hayvanî ruh, ilimleri kavramaya güç yetiremez. Bu ruh, her şeyi en güzel ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah'ı ve onları nasıl yarattığını idrak edemez. O, varlığı bedenin varlığına bağlı olan bir hizmetçidir ki, bedenin ölmesiyle birlikte ölür. Kandaki maddelerin oranı arttığı takdirde hararetin yükselmesiyle, bu oran eksildiği takdirde ise soğuğun artmasıyla bu lamba söner. Lambanın sönmesi, bedenin ölmesi demektir.
Araz, kendi başına var olamayıp ancak bir cevherle birlikte varlığını devam ettiren şeydir, insan ve varlıklara ait bütün sıfatlar arazdır. Renk, hastalık, sıhhat, soğukluk, sıcaklık, kuruluk, yaşlık, hareket, sükûnet gibi...
Yüce Allah'ın hitap ettiği ve mükellef saydığı bu ruh değildir. Çünkü karada ve denizde yaşayan bütün hayvanlar bu ruhu taşırlar; onlar mükellef olmadıkları gibi, dinî emirlere muhatap da değillerdir.
İnsanın mükellef ve [ilâhî hitaba] muhatap oluşu kendisine özgü, fazladan bulunan başka bir şeyden dolayıdır ki bu da nefs-i natıkadır. Bu nefs-i natıka şu âyetlerde zikredilmektedir:
"De ki: Ruh, rabbimin emrindendir." 11 İsrâ 17/85.
"Ey nefs-i mutmâinne Rabbini razı edecek bir halde ve sen de rabbinden razı olacak bir vaziyette O'na dön." 12 Fecr 89/27-28.
Yüce Allah'ın "emrimden" dediği bu ruh, cisim veya araz olamaz. O, "akl-ı evvel", "levh", "kalem" kavramları gibi duyu organlarıyla hissedilmeyen, ancak akılla kavranılabilecek bir cevher, bir ziyâdır.
Bize göre ruh, cevherlere ait vasıfları kabul edip bozulmayan, dağılmayan, ölmeyen, bilakis şeriatın bildirdiği gibi bedenden ayrılan ve kıyamet günü ona dönmeyi bekleyen bir şeydir.
Felsefî ilimlerdeki kesin deliller ve açık ispatlarla doğrulanmıştır ki "nefs-i natıka" cisim ve araz olmayıp tam aksine sabit, daimî ve bozulmayan bir cevherdir. Biz zikredilen delil ve ispatları yeterli gördüğümüz için başkaca tekrara gerek görmüyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı bilgi edinmek isteyenler ilgili kitaplara başvurabilirler.** Biz usulümüzde sadece aklî burhanlarla yetinmiyor; meselelere imanî bir gözle bakıyor, açık seçik hakikatlere dayanıyoruz.
Bu konuyla ilgili açıklamalar İmam Gazâlî'nin husûsan Meâricü'l-Kuds: Hakikat Bilgisine Yükseliş (Çev. Serkan Özburun, İstanbul 1995) adlı eserinde mevcuttur.

Allah Teâlâ ruhu bâzan emrine, bâzan da zatına izafe ederek şöyle buyurmuştur: "Ona kendi ruhumdan üfledim."13 Hicr 15/29. "Deki:Ruh, rabbimin emrindendir."14 İsrâ 17/85."Biz, ona ruhumuzdan üfledik."15 Tahrîm 66/12

Allah Teâlâ cisim ve araz olup bozulan, zeval bulan, değişen şeyleri zatına nisbet etmekten münezzehtir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ruh hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ruhlar, teçhiz edilip sınıflara ayrılarak sıralanmış askerler gibidir." 16
"Şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır." 17

Araz, cevherin yok olmasından sonra varlığını devam ettiremez, çünkü o bizatihi kaim değildir. Malûm olduğu üzere cisim, madde ve suretle terkibi [bileşim] kabul ettiği gibi, tahlili de [çözülme] kabul eder.
Âyetlerden, hadislerden ve aklî burhanlardan anladığımıza göre nefs-i natıka bizatihi canlı ve mükemmel bir cevher olup imanın sağlamlığı veya bozukluğu ondan doğar.
Tabii ruh, hayvanî ruh ve bütün bedenî kuvvetler onun askerlerindendir. Bu cevher, mevcudatın hakikatini, malûmatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar. Nefs-i natıka şeytan ve melekleri görmeksizin onların mahiyetini nasıl kavrıyorsa, aynı şekilde hiçbir insanı görmeksizin insanın hakikatini bilmeye muktedirdir. Şeytan ve melek gibi varlıkların hissî olarak bilinmesinin zorluğuna rağmen nefs-i natıka bunları görmeye ihtiyaç dahi duymadan idrak eder.
Mutasavvıflardan bazıları, "Bedenin gözü olduğu gibi kalbin de gözü vardır. İnsan zahirî şeyleri bedenî gözle, eşyanın hakikatini ise kalbî gözle görür" derler. Peygamber Efendimiz (s.a.v),
"Her kulun kalbinde iki göz vardır ki onlarla gaybı idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedenî gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbî gözlerini açar"18 buyurmuşlardır.
Nefs-i natıka bedenin ölmesiyle ölmez. Çünkü Allah Teâlâ onu kendi kapısına çağırmakta ve ona,
"Rabbine dön"19 diye hitap etmektedir. Onun bedenden yüz çevirip ayrılmasıyla, tabii ve hayvanî kuvvetlerin tesiriyle ortaya çıkan haller âtıl bir vaziyet alır, hareket söner. İşte ölüm denilen hadise budur. Bu sebeple mutasavvıflar tabii ve hayvanî ruha nazaran nefs-i natıkaya daha çok itimat ederler.
Nefs-i natıka, Bârî-i Teâlâ'nın emrinden olduğu için bedende bir yabancı (garip) gibidir. Yüzü daima aslına ve döneceği yere doğrudur. Beşerî kirlerle kirlenmediği ve kuvvetli olduğu takdirde daha çok ilâhî kaynaktan istifade eder.
Ey kardeşim, nefs-i natıkanın bir cevher, bedenin de onun için hazırlanmış bir mekân olduğunu öğrendin. Bedenin araz olduğunu, cevher olmaksızın mevcudiyetini devam ettiremeyeceğini anladın. Yine bilmiş ol ki, cevher bir mahalde sürekli bir şekilde kalmaz. Öyleyse beden ruh için daimî bir mekân değildir. Bilakis, onun geçici bir müddet kullandığı bir alet ve merkeptir.
Ruh, bedenin cüzlerine bitişik olmadığı gibi, onlardan ayrı da değildir. Belki bedene ilişerek onu aktif bir hale getirmiş ve feyizlendirmiştir.

Ruhun nurunun zahir olduğu ilk yer dimağ (beyin) olup, burası onun kendisini gösterdiği, ona has bir karargâhtır.
Ruh, dimağın ön kısmını bekçi, ortasını vezir ve müdür, arka kısmını hazine ve hazinedar yapmıştır. Bedenin bütün cüzlerini de kendisine yaya ve atlı asker kılmıştır. Hayvanî ruhu hizmetçi, tabii ruhu vekil yapmış, bedeni merkep, dünyayı meydan, hayatı meta ve mal, hareketi ticaret, ilmi kazanç, âhireti maksat ve dönüş yeri, şeriatı yol ve kaynak, nefs-i emmâre-yi gözcü ve koruyucu, nefs-i levvâmeyi tembihçi, duyuları casus ve kontrolcü, dini zırh, aklı üstat, hissi talebe kılmıştır. Bunların hepsinin ötesindeki gözetleyici âlemlerin rabbi olan Allah'tır.
Nefs-i natıka, bu sıfatları ve aletleriyle kesif olan bedene orada kalmak için gelmemiş, ona bitişmemiş, belki ona hafifçe ilişerek ifade kazandırmış, onun vechini Bârî-i Teâlâ'ya yöneltmiştir. Nefs-i natıkanın belirli bir müddet bedende kalıp, ona anlam vermesi ve fayda sağlaması takdir olunmuştur. O, bu zaman zarfında, bu kısa seferinde sadece ilim tahsiliyle meşgul olur. Çünkü ilim onun âhiretteki ziynetidir. Mal ve evlâtlar da bu dünyanın ziynetidir. 20 Kehf 18/46.
Nitekim mevcut olan her şeyin belirli bir vazifesi vardır. Göz görülebilecek şeyleri görmekle, kulak sesleri duymakla görevlendirilmiş, dil kelimeleri telaffuz etmeye müsait bir surette yaratılmıştır. Bunun gibi hayvanî ruh şehevî ve gazabî lezzetleri ister; tabii ruh yeme ve içmeden hoşlanır; nefs-i natıka ömrü boyunca ilimle meşgul olmayı arzular. Bedenden ayrılık vakti gelene kadar ilimle bezenir. Şayet ilmin haricinde bir hal kabul ederse, onu kendisi istediği ve sevdiği için değil, bedenin maslahatı icabı kabul eder.
Ey kardeşim, insan ruhunun hallerini, bedenin ölümünden sonra varlığını devam ettirdiğini, ilme olan aşkını ve arzusunu öğrendikten sonra artık senin ilmin kısımlarını bilmen gerekir.

devamı...

www.gazali.net

Kainat

Kâinat gerçeğin dış ve görünen yüzüdür; gerçek ise kâinatın iç ve görünmeyen yüzüdür."
İmam-ı Gazalî

www.gazali.net

12 Aralık 2010 Pazar

MURÂKABE

Ölmek üzere olanı üç şeyde murâkabe edin: Alnı terlediği, gözleri yaşardığı ve dudakları kuruduğu vakit. Bu kendisine inen Allahü teâlânın bir rahmetidir. Boğazı sıkılmış gibi horlarlar, yüzü kızarır, dudakları kurur ve yağlanırsa, bu da Allahü teâlâdan kendisine inen bir azâbtır. (Hadîs-i şerîf-İhyâu Ulûmiddîn)

2.Kulun, bütün hâllerinde Allahü teâlânın kendini gördüğünü bilmesi ve O'nu unutmaması.

Murâkabenin başlangıcı, Allahü teâlânın insanlara olan yakınlığını kalbin bilmesidir. (Hâris-i Muhâsibî)

İbn-i Mübârek hazretleri adamın birisine "Allah'ı murâkabe et!" dedi. Adam bu nasıl olur deyince; İbn-i Mübârek; "Dâimâ Allah'ı görür gibi ol!" buyurdu. (İmâm-ı Gazâlî)

Nefsin her an gözetilmesi, kontrol edilmesi lâzımdır. Ondan gâfil olursan, nefs, şehvet ve tembelliği istemekle eski hâline döner. Murâkabenin esâsı, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü Allahü teâlânın bildiğini unutmamamızdır. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen kimsenin işleri ve düşünceleri edebli olur. (İmâm-ı Gazâlî)

www.gazali.net

8 Aralık 2010 Çarşamba

Ahlâk´ı Güzelleştirmenin Yolları

Daha önce anlaşılmıştı ki ahlâkta îtidal, nefsin sıhhati demektir. İtidalden uzaklaşmak ise, bir hastalıktır. Tıpkı mizacta îtidalin bedenin sıhhati, itidalden sapmanın o mizaçta bir hastalık olduğu gibi... Bu bakımdan biz bedeni misâl olarak ele alıp deriz ki; kötü huyların giderilmesi, faziletlerin ve güzel ahlâkın kazanılması hususunda nefsin tedavisi, bedenin illetlerini kendisinden uzaklaştırmak, sıhhatini kazandırmak hususundaki tedavisine benzer.

Nasıl ki mizacın esasında, mûtedil olmak galip ise, mideye gıdalardan ve değişik durumlardan zarar geliyorsa, tıpkı bunun gibi çocuk da fıtraten sıhhatli ve mûtedil olarak doğup dünyaya gelir. Ancak annesi ve babası onu yahudi, hristiyan veya ateşperest yaparlar; yani alıştırmak ve öğretmek sûretiyle ona rezaletleri kazandırırlar! Nasıl ki beden, başlangıçta tam ve kâmil bir şekilde yaratılmıyorsa, ancak gıda ile terbiye edilip geliştiriliyor, yavaş yavaş kemâle doğru gidiyorsa, nefis de mükemmelliğe kabiliyetli olduğu halde, eksik olarak yaratılır.

Ancak terbiye, ahlâkın güzelleştirilmesi ve ilim ile gıdalandırmak sûretiyle mükemmelleştirilir. Eğer beden sıhhatliyse, doktorun vazifesi bu sıhhatli bedene, sıhhati koruyucu prensipleri gösterip, kanunları öğretmekse, beden hasta olduğu takdirde doktorun durumu ona sıhhati kazandırmaksa, tıpkı bunun gibi senin nefsin temiz ve saf ise, sana uygun düşen hareket o temizliği korumak için çalışmaktır. Onu daha fazla kuvvetlendirmek, daha fazla temizlemek için çalışmaktır. Eğer nefsin mükemmel, saf ve temiz değilse en uygunu, nefse saflık kazandırmak için çalışmandır. Nasıl ki bedenin mûtedil durumunu değiştiren ve hastalığı getiren illet, ancak zıddıyla tedavi olunuyorsa, eğer hastalık hararetten ise soğukla, eğer soğuktan ise hararetle tedavi edilir. Tıpkı bunun gibi, kalbin hastalığı olan rezaletin de tedavisi zıddıyladır. Bu bakımdan cahillik hastalığı, öğrenmekle tedavi olunur.

Cimrilik hastalığı cömertlikle, gurur hastalığı tevâzu ile, oburluk hastalığı zoraki bir şekilde yemeği kesmekle tedavi olunur. Nasıl ki ilacın acılığına ve iştahın çektiği şeylere sabretmenin şiddetine, hasta bedenleri tedavi etmek için katlanmak gerekiyorsa, tıpkı onun gibi hasta kal-bin tedavisi için de sabır ve mücâhedenin acılığına katlanmak lâzımdır. Hatta bu daha evlâdır. Çünkü insan bedenin hastalığından ölüm ile kurtulur. Kalbin hastalığı ise -Allah korusun-ölümden sonra da ebediyyen devam eden bir hastalıktır. Nasıl her soğuk, sebebi hararet olan her hastalığa elverişli değilse, ancak belli bir sınırda olduğu zaman elverişli oluyorsa, bu da şiddet, zayıflık, devamlılık veya devamsızlık, çokluk ve azlık ile değişir ve buna faydalı miktarı belirten bir (doz) lâzımdır. Çünkü eğer bunun ayarı (dozu) bilinmezse, fesad daha da artar. Aynen bunun gibi kötü huyların tedavisinde kullanılan zıt unsurlar için de bir ayar (doz) lâzımdır.

İlaçların ölçüsü (dozu), hastalığın durumundan öğrenildiği gibi, doktor da hastalığın hararetten veya soğuktan geldiğini bilmedikçe tedavi edemez. Eğer hastalık hararetten ise, onun derecesini bilmesi gerekir. Acaba zayıf mıdır, şiddetli midir Bunu bildiği zaman, bu sefer bedenin durumunu dikkate alır. Hastanın sanatına, yaşına ve diğer durumlarına bakar. Sonra onlara göre tedavi eder. Tıpkı bunun gibi önder olan ve müridlerin nefislerini tedavi eden ve irşad isteyenlerin kalplerine ilaç veren şeyh de müridlere özel riyazetleri ve birtakım zorlukları tatbik etmeye kalkışmamalı, onların hastalık ve huylarını bilmedikçe özel bir yolla bu formülleri kendilerine tatbik etmemelidir. Nasıl doktor, bütün hastalıklara tek bir ilacı tatbik ettiğinde onların çoğunu öldürürse, şeyhin durumu da böyledir.

Eğer bütün müridlere, bir çeşit riyazet uygularsa, onları helâk eder ve kalplerini öldürür. Mürşid müridin hastalığını tedkik etmeli, onun halinin, yaşının, mizacının ve bünyesinin kaldırabileceği riyazeti güzelce düşünmelidir ve bunun üzerine uygulamasını yapmalıdır. Eğer mürid acemi ise, şeriatın sınırlarını bilmeyen bir cahilse, önce kendisine tahareti, namazı ve ibâdetlerin zâhirlerini öğretmelidir. Eğer mürid, haram bir malla meşgulse veya bir günah işliyorsa, herşeyden önce ona o günahı terketmeyi emretmelidir. Ne zaman ki müridin zâhiri, ibâdetlerle süslenir, zâhirî günahtan azaları temizlenirse, o vakit mürşid, du-rumun karinesiyle onun iç âlemine bakmalıdır ki kalbinin has-talıklarını ve ahlâkını sezebilsin. Eğer onun yanında zarurî ihti-yacından fazla bir mal görürse o malı kendisinden alıp hayır mü-esseselerine sarfetmelidir. Onun kalbini o fazla maldan boşaltmalıdır ki müridin kalbi o fazla mala iltifat etmesin! Eğer müridin kalbinde hamakat, gurur ve nefis izzetinin galip olduğunu görürse, ona çarşı ve pazarlarda dilenme emrini vermelidir ki nefsin izzetini, riyaset dâvasını kırmış olsun. Zira nefsin riyaset iddiası ancak zillet ile kırılır. Dilenmekten daha büyük bir zillet yoktur. Bu bakımdan mürşid, bir zaman için müride kibir ve gururu kırılıncaya kadar dilenmeye devam etmek teklifinde bulunmalıdır. Zira kibir, insanoğlunu öldürücü hastalıklardandır. Hamakat da böyledir.

Eğer mürşid müridin, beden ve elbise temizliğine fazla önem verdiğini görürse ve kalbinin de buna meyyal olduğunu müşâhede ederse, kalbin bununla sevindiğini, buna iltifat ettiğini hissederse, bu sefer, böyle bir müridi tuvalet temizlemekte, pis yerleri süpürmekte, mutfağın ve dumanlı yerlerin işlerini yapmakta çalıştırmalıdır ki temizlik hakkındaki hamâkatı giderilsin! Çünkü elbiselerini temizleyip süslenen ve süslü yamaları, renkli seccadeleri arayan kimseler ile bütün gün kendisini süsleyip püsleyen gelinler arasında hiçbir fark yoktur. Bu bakımdan insanın kendi nefsine ibâdet etmesiyle bir puta tapması arasında hiçbir fark yoktur. O halde kul ne zaman Allah´tan başkasına ibâdet ederse, Allah´tan perdelenir. Kim elbisesinin helâl ve temiz olması cihetinden kalbinin iltifat edeceği bir şekilde başka birşeyi gözetirse, bu kimse nefsiyle meşguldür. Riyazetin inceliklerindendir ki mürid, kendiliğinden hamâkatı terketmek veya başka bir sıfatı terketmek suretiyle müsamaha göstermediği ve onun zıddıyla amel etmeye yanaşmadığı zaman, en uygunu onu o kötü ahlâktan, ondan daha az kötü olan bir ahlâka nakletmesidir. Tıpkı kanı sidik ile yıkayan, sonra sidiği su ile yıkayan bir kimse gibi... Bu da su kanı gidermediği zaman caiz olur.

Nitekim çocuk, önce top oynamak, çelik çomak fırlatmak ve benzerini yapmak sûretiyle mektebe gitmeye teşvik edilir, sonra oyundan zînete ve güzel elbiselere nakledilir, ondan da riyaset ve makama teşvik edilir, ondan da ahirete teşvik edilir. Bu bakımdan mertebe ve makamı bırakmaya nefsi razı olmayan bir kimse, o makamdan günah yönünden daha hafif bir makama nakledilir. Diğer sıfatlar da böyledir ve böylece mürşid, obur olan müride oruç tutmayı ve az yemeyi emretmelidir. Sonra ona lezzetli yemekleri hazırlama zahmetine katılmasını emretmelidir. O lezzetli yemekleri ona değil, onun eliyle başkasına takdim ettirmelidir. Hazırladığı o güzel yemeklerden yememeli ki böylece nefsi kuvvet bulsun, sabretmeyi âdet edinip oburluğu kırılsın! Müridi genç iken evlenmeye iştiyaklı gördüğü, nafaka vermekten aciz olduğunu müşahede ettiği zaman müride oruç tutmayı emretmelidir. Müridin nefsinin oruç tutmakla terbiye edilmediğini görürse, bu sefer ona bir gece su ile iftar edip yemek yememek, başka bir gece de yemek yeyip su içmemek sûretiyle oruç tutmayı emretmelidir. Ona et yemeyi ve katığı, nefsi zelil oluncaya ve şehveti kırılıncaya kadar yasaklamalıdır. Bu bakımdan iradenin başlangıcında açlıktan daha başka bir tedavi formülü yoktur. Eğer müridde öfkenin galip olduğunu görürse, ona hilmi ve susmayı emretmelidir. Ahlâken kötü olan bir kimseyi ona musallat etmeli, ahlâken kötü olan bir kimsenin hizmetini kendisine vazife olarak vermelidir ve onun sertliklerine göğüs germek hususunda nefsi yetişinceye kadar bu vazifesi devam etmelidir.

Nitekim hikâye olunuyor ki bir zat, nefsini hilim sıfatına alıştırıp öfkenin şiddetini gidermeye çalışırdı. Halk arasında kendisine küfretmek için adam kiralardı. Nefsini sabretmeye zorlar, öfkesini yutmaya alıştırırdı. Hatta bu şekilde hilim onun için bir âdet oldu. Hilim hususunda öyle gelişti ki bu vadide onunla darb-ı mesel getiriliyordu. Bir zat da nefsinde korkaklık ve kalbin zafiyetini hissetti. Şecaat ahlâkını kazanmayı istediği için kış mevsiminde denizin dalgaları kabardığı anda denizde seyahate çıkıyordu. Hindistan âbidleri de ibâdetteki tembelliği bütün geceyi tek ayak üzerinde geçirmek suretiyle tedavi ederler. Şeyhlerden biri başlangıcında ibâdet yapmakta tembelleşiyordu. Bütün gece başının üzerinde dururdu ki nefis kendiliğinden ayak üzerinde durmaya razı olsun!

Bazıları da mal sevgisini bütün malını satmak ve denize atmak suretiyle tedavi etti.42
Çünkü malını satıp halka dağıtmakta cömertlik hamâkatına ve vermek suretiyle riyaya düşmekten korkuyordu. İşte bunlar birkaç misâldir. Sana kalplerin tedavi yolunu gösterirler. Bizim burada gayemiz her hastalığın ilacını zikretmek değildir. Zira bu husus, kitabımızın diğer kısımlarında gelecektir. Bizim şimdilik gayemiz, bu husustaki umumî yolun, nefsin her isteğinin zıddını yapmak ve ona meyletmek olduğuna dikkati çekmektir. Allah Teâlâ bütün bunları aziz kitabında bir cümleyle şöyle ifade etmiştir:

Ama kim rabbinin divanında du(rup hesap ver)mekten korkmuş ve nefsi(ni) kötü heves(ler)den menetmişse, onun barınağı da cennettir.
(Nâziât/40-41)

Mücâhedede en mühim temel, azim göstermektir. Bu bakımdan kişi şehvetin terkine azmettiği zaman, onun sebepleri kendisine müyesser olmuş demektir ve bu da Allah Teâlâ´dan bir
iptila ve denemedir. O halde burada sabrederek devam etmesi uygundur. Çünkü kişi azmin terkini âdet edinirse, nefis buna alışır ve sonunda bozulur. Eğer kazara azim zaafa uğrarsa, en uygunu nefsin cezalandırılması bahsinde Muhasebe ve Murakabe bölümünde dediğimiz gibi nefsine bu hususta ceza vermesidir. Nefsini ceza vermekle korkutmadığı takdirde nefis ona galebe çalar, şehvetine uymayı güzel gösterir. Böylece riyazet ve çalışması tamamen bozulur.

42)Malı zâyi etmek İslâm´da yoktur. Ancak müellifin söylediği, bazı şahıslara mahsus bir istisnadır. Umumî bir düstur değildir

www.gazali.net

2 Aralık 2010 Perşembe

AKIL

Bağlamak, engel olmak, tutmak, diyet vermek, idrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zeka. insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey. Düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücü.

Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazarı bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin* iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır. Kur'an-ı Kerîm bunu şu şekilde değerlendirir: "Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Zira akletmezler. " (el-Bakara, 2/171)

Hz. Peygamber (s.a.s.) "Allah, akıldan daha yüce bir mahlûk yaratmamıştır." ifadesiyle insanoğlunun sahip olduğu aklın doğuştan olduğunu; "Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bu özellik kazanmamıştır." hadîsiyle de aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifâde buyurmuşlardır. (Râgıp el-İsfahânı, Müfredât, 342)

Hadîste akıl kavramını ele aldığımızda; diyet vermek, anlamak, deveyi bağlamak, kavramak ve bilmek anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Hz. Peygamber "Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir." buyurmuştur. (İbn Mace, Zühd, 31)

İmam Gazâlı* aklı dört turlu târif eder:

a) İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl denir ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazarî ilimler öğrenmeye istidât kazanırlar .

b) Küçük bir çocuğun, caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri muhal kabul etmesi: İkinin birden çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zarurî ilimlerdir. Bazı kelamcılar da akil, mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler, diye tarif ederler.

c) Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve câhil denir.

d) Nazarî ilimlerin kendisiyle kavranıldığı bir özelliktir. İşte bu özelliğin bir dereceye yükselmesidir ki, insan onunla bütün bu işlerin netîcesini anlar ve âkıbeti tehlikeli olan geçici lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbetini düşünerek hareket ettiği için "akıllı" sıfatını alır. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir özelliktir. Buna da 'akl-ı müstefâd' denir.

Allah'ın insanlara bir vergisi ve lûtfu olan aklın hakikati hakkında âlim ve filozoflar arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bu sebeple aklın tarifi de çeşitli ve tartışmalıdır. Bütün bu ihtilâflara rağmen akıl, maddî bir kuvvet olmayıp, mücerret ve ruhanî bir cevher ve ilâhî bir nûrdur. Bu sebeple akıl, "Nefs-i Nâtıka" (Konuşan Nefis) veya "Nefs*in bir kuvveti olup, ilim ve fenler onunla idrâk olunur." denmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna göre akıl, insanı ilim ve irfana ulaştıran bilgi sebeplerinden biridir. Akıl yolu ile elde edilen bilgiler ya zarûrî ya nazarî, yani istidlâlî olur. Zarurî olan bilgiler, araştırma ve ispatlanmaya muhtaç olmadan herkesçe bilinen bilgilerdir. 5, 10'un yarısıdır, güneş ışık verir, ateş dokunanı yakar, gibi bilgilerdir.

Nazarı bilgiler ise, bilinen fikirleri, usûlüne göre tertiplemek suretiyle bilinmeyen bir sonuca vararak elde edilen bilgilerdir.

Aklı kullanarak nazarî bilgileri yani bilinen bilgilerden hareketle bilinmeyen bilgileri elde etmenin yolları üçtür:

a) Cüzîden cüzîye, fertten ferde intikâldir ki buna temsil veya kıyâs-ı fıkhı denir. Temsilde esas, cüzîden cüzîye geçiştir. Bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. Meselâ: Su bir sıvıdır, hararetle buharlaşır. Pamukyağı da bir sıvıdır. O halde pamukyağı da (su gibi) hararetle buharlaşır. Su hakkındaki hüküm pamukyağı hakkında da verilmiştir. Ancak varılan bu netice her maddede kesinlik ifade etmez.

b) Genel ve küllî hükümler vasıtasıyla cüz'î bir önerme elde etmek. Buna kıyas-ı mantıkı veya sadece kıyâs* denir. Bütün ilimlerin fiîlî tatbikâtı bununla yapılır. İlmin yollarının en kuvvetlisi budur. İlliyet (sebep) kanununu idrâk ve tatbik sayesinde akıl, Allah'ın varlığına delil olan âyetlerden (el-Bakara, 2/163) Allah'ın varlığını, birliğini ve her şeyi kuşatan rahmetini anlar ve keşfeder. Kıyâs şartlarına uygun olarak yapılırsa kesinlik ifâde eder. Meselâ: Bu âlem değişmeler hâlindedir. Her değişmeler halinde olan şey sonradan olmuştur. O hâlde, bu âlem de sonradan yaratılmıştır (hâdistir). Bu misâlde görüldüğü gibi, iki kâziye (önerme) vasıtasıyla, bilinmeyen cüz'î ve nazarî bir hüküm elde edilmiştir.

c) Cüz'î ve özel hükümlerden, küllî ve genel hükümlere varma. Buna da istikrâ' denir. İstikrâda esas, kıyâstakinin aksine olarak, cüz'î olan şeyleri tetkîk ederek, küllî bir hükme varmaktır. İstikrâ, bütün cüz'leri içine alırsa buna istikrâ-ı tam denir. Bu tür istikrâlar kesin bilgi ifâde ederler. İstikrâ bazı cüzleri tetkikle yetinilerek yapılmışsa buna istikrâ-ı nâkıs denir ve bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. 'İstikrâ-ı tam çok zor olduğundan,müsbet ilimlerde 'istikrâ-ı nâkıs' kullanılır. Bu sebeple, müsbet ilimlerde varılan neticeler çok defa zannî olup, kesin değildir. Yani elde edilen hüküm değişebilir. Bunun için de birçok ilmî nazariyeler zamanla değişmektedir. İstikrâ-ı nâkısa misâl: Demir, çelik, bakır, kalay... madendir. Demir, çelik, bakır... hararetle uzar. Netice: O halde bütün madenler hararetle uzar. Bu misâlde olduğu gibi, bir çok maden nevîlerinde yapılan deneme sonunda varılan ortak hüküm, bütün madenlere teşmîl edilmiştir. Cüz'îlerin hükmü,bütün cüz'lere yani "külle" verilmiştir. Fakat, ilerde hararetle uzamayan bir maden keşfolunca, bu genel hüküm değişebilir. O halde bu hüküm kat'î değil, zannîdir.

Bu yollardan birinde veya hepsinde yürüyen aklın, netîceye varmak için takip ettiği iki tür seyri vardır: Birincisi ağır, tedrîcî olan düşünme teemmülî seyirdir. Buna fikir denilir. Bu maddede neticeye yavaş yavaş ve düşünme (tefekkür) ile varılır. Diğeri de bir anda, bir hamlede istenilene erecek derecede serî ve anî olan seyirdir. Bu tür seyre "hads" denilir. Hads da iki kısımdır:

1) Kendi mevzûuna göre belli bir tahsil, tecrübe ve karşılıklı bilgi alışverişi neticesinde elde edilen bir melekedir ki kesbidir. Yani belli bir araştırma neticesinde kazanılır. Teorik ve pratik tahsil ve ilmî terbiye, bu gayeye ermek içindir. Buna "akl-ı mesmu" da denilir.

2) Doğrudan doğruya yaratılışta varolan, Allah vergisi bir melekedir. Buna da "kuvve-i kudsiyye", "akl-ı matbu ", veya "garizî" denir. Herkesin bu tür akıldan az çok nasibi vardır. Bu olmayınca akl-ı mesmu'un hiç hükmü olmaz. Bu tür aklın, basit bir zekâ seviyesinden, peygamberlerin aklî seviyesine kadar birçok mertebeleri vardır. Aklın en yüksek mertebesine akl-ı evvel denir. Başlangıçtan sonu, sondan başlangıcı, evvelden âhiri, âhirden evveli tam bir olgunluk ve gerçek ile gören bu akl-ı evvel, Hz. Muhammed'in nûrudur. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'ın ilk yarattığı, benim nûrumdur. " "Allah'ın ilk yarattığı, kalemdir", "Allah'ın ilk yarattığı akıldır. " buyurmuştur. Akıl için yol birdir. O da hak yol (tariki hak) dur. Kur'an'da bir çok yerde aklın ve akletmenin gereği vurgulanmaktadır. Sadece hislerle müşâhede edilen hâdiselerin gerçek manası, ancak müşâhedenin akıl ile birleştirilebilmesiyle anlaşılır. Bunun içindir ki Allah'ın varlığına delâlet eden binlerce hadiseye şahid olan birçok insan, müşahedelerini akıl ile birleştirmediğinden, bu hâdiselerle kendisine verilmek istenen mesajı anlayamamıştır. Yine böylece peygamberlerin gösterdiği mûcizelere karşı müşahede ile aklı birleştirmeyen birçok insan, fevkalâde olan mûcizelere sadece hislerle cevap vermiş ve neticede inkâr yolunu tutmuştur. Oysa Allah;

"...Şüphesiz hep bunlarda akıllı olan bir ümmet için elbet Allah'ın birliğine delâlet eden ayetler vardır." (Bakara, 2/164) buyurmuştur.

Akıl, insanoğlunun en üstün vasfıdır. Çünkü, Allah'ın emânetleri, akıl sayesinde kabul edilir ve yine akıl sayesindedir ki insan, Allah'ın rızasını elde edebilir.

İlmin kaynağı ve kökü akıldır. Akla nisbetle ilim, ağaca nisbetle meyve, güneşe nisbetle nûr, göze nisbetle görme gibidir. Allah akla, nûr adını verir. (en-Nûr, 24/35) Akılla elde edilen ilme rûh, vahiy, hayat adını verir, (eş-Şûrâ, 42/52), (el-En'am, 6/122).

İmam Gazâlî'nin İhyâ'sında İbni Abbâs (r.a.)'dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyururlar: "Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; müminin âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; ibâdetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her âilenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imâr eden akıldır. Herkesin kendisini andıracak olan ardından bir geleni var; sıddîkları andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır."

İnsanı kâinattaki diğer canlı-cansız varlıklardan ayıran ve ona üstünlük kazandıran akıldır. Aklı olmayana, akıllıya verilen değer verilmez, onu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildir. "Aklı olmayanın dini de olmaz", hadîsinin manası da budur. Dînin ve ilaveten dünyanın insanları ilgilendiren bütün emir veya yasakları ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Aklî dengesini kaybetmiş olanlara böyle bir sorumluluk yüklenmemiştir. Yine böylece emir ve yasaklara uyma veya uymamanın dünya ve âhirete âit ceza ve mükâfâtı da akıllı insanlar için geçerlidir. Yaratılışta akıllı olduğu halde, müşahedelerini aklı ile birleştirmeyen insanlara da mecazî olarak akılsız insan denir:

"Eğer duyup akıl edeydik biz de Cehennemlikler arasında olmazdık. " (el-Mülk, 67/10). ayeti bu tür insanların durumunu dile geçirdiği gibi çevremizde her gün yüzlercesini gördüğümüz suçlu insanların durumu da aynıdır. Aklın yolu birdir, o da hak yoludur. Bu yolu kabul etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılıştaki bir tabiat ve kendisiyle eşyanın hakikatını idrâk edebilen akıl,zekâ, zeyreklik, ahmaklık fitrîdir. Yani yaratılıştandır. Ahmak insan kendisini aldanmaktan koruyamaz. Akıl ve fehm, insanın yaratılışında bulunur. Yaratılışlarında akıl ve fehimden (anlayıştan) mahrum olanlar, bunları sonradan temin edemezler. Ancak bunların asılları kimde varsa, o, tecrübe ve denemelerle bunları inkişâf ettirebilir, geliştirebilir. Demek ki bütün saadetlerin esâsı, akıl ve zekâdır. Tirmizî'nin "Nevâdir"inde rivâyet edildiğine göre şânı yüce olan Allah, kulları arasında aklı parça parça taksim etmiştir. Akl-ı selîm sahibi aklını, doğrulukta, olgunluk yolunda kullanan insandır. İlâhî bir vergi, rûhânî bir nur olan aklın mahiyeti, görülebilen maddî bir varlık olmadığı için, tam olarak bilinememektedir. İlâhî bir sır olan aklın mahiyeti de ebediyyen anlaşılamayacaktır. Mâhiyeti ne olursa olsun, insan, akıl ile ilim ve tekniği keşfeder. Aklı olmayan varlık, mükellef değildir. Din akla hitap eder. Allah'ın varlığını bilmek ve onu isbat etmek, ancak akılla olur. Ne var ki akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlı vekusurludur. Belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürüten akıl, fizik ötesindeki bir çok hakikati kavrayamaz, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak vahiy* yolu ile bilinebilir. Dinin bildirdiği gerçekleri ancak akıl ile anlayabiliriz. Gerçekler akıl ile bağdaştığı halde, gerçek olmayanlar da daima akıl ile çelişki halindedir. Bu nedenle akıl, hak ve gerçek din olan İslâm ile dâima birlik ve yardımlaşma halindedir.

Cengiz YAĞCI

www.gazali.net

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kalplerin Hastalıkları ve Sıhhate Kavuştuklarına Delâlet Eden Alâmetleri

Bedenin âzâlarının herbiri, kendisine mahsus bir fiil için yaratılmıştır. Onun hastalığı ancak kendisi için yaratıldığı fiili yapmamasıdır. Hasta olmaması için o fiil, kendisinden çıkmamalı veya bir nevi sallantı ile kendisinden çıkmalıdır. Bu bakımdan elin hastalığı, kendisine çalışmanın zor gelmesidir. Gözün hastalığı, görmenin kendisine zorlaşmasıdır. Kalbin hastalığı da yapması için yaratılmış olduğu fiilin yapılmasının kendisine zor gelmesidir. Bu fiil de ilim, hikmet, mârifet, Allah sevgisi, Allah´a ibâdet, Allah´ın zikrinden zevk duymak ve Allah´ın zikrini diğer şehvetlere tercih etmek ve bütün şehvetler ve âzâlarla Allah´ın zikrine yardım etmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.(Zâriyât/56)

Bu bakımdan her âzâda bir fayda vardır. Kalbin faydası; hikmet ve mârifettir. İnsan nefsinin özelliği, hayvanlardan ayrılmasına sebep teşkil eden şeydir. Çünkü Âdemoğlu hayvanlardan yemek, cinsel güç, görme ve bunlara benzer özelliklerle ayrılmaz. Aksine eşyanın hakikatini bilmekle ayrılır. Eşyanın aslı, mûcidi ve onları eşya olarak yaratan Allah Teâlâ´dır. Bu bakımdan kişi herşeyi bilip Allah´ı bilmediği takdirde sanki hiçbir şey bilmiyor demektir. Mârifetin alâmeti sevgidir. O halde, Allah´ı bilen bir kimse Allah´ı sever. Muhabbetin alâmeti; dünyayı ve başka sevgilileri Allah´a tercih etmemektir.

De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler, size, Allah´tan, Rasûlü´nden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah´ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez,(Tevbe/24)

Bu bakımdan nezdinde Allah´tan daha sevimli birşey bulunan bir kimse hastadır. Nitekim çamur yemenin ekmek yemek ve su içmekten daha sevimli geldiği her midenin veya ekmek ve su isteğinin kaybolduğu her midenin hasta olduğu gibi... İşte hastalıkların alâmetleri bunlardır. Bu bakımdan Allah´ın dilediği hariç, bütün kalplerin hasta olduğu anlaşılmıştır. Ancak birtakım hastalıklar vardır ki sahipleri onları teşhis edememektedir. Kalbin hastalığı sahibi tarafından teşhis edilmeyen hastalıklardan olduğu için sahibi ondan gafil olur. Eğer biliyorsa ilacın acılığına sabretmek ona zor gelir. Çünkü ilacı, şehvetlere muhalefet etmektir. Bu ise ruhun zorluk çekmesi demektir. Eğer nefsinde tedaviye sabır göstermek kudreti görürse, ehil bir doktor bulamazsa, nefsini tedavi etmelidir. Çünkü doktorlar âlimlerdir. Maalesef onlara da hastalık galebe çalmaktadır. O halde hasta bir doktor pek az tedavisine bakar ve bunun için de bu hastalık daimî ve müzmin bir hastalık olmuştur. Bu ilim tamamen ortadan kalkmış, kalplerin tababeti tamamen inkâr edilmiştir. Halk dünya sevgisine, zâhirleri ibâdet, bâtınları âdet ve gösterişler olan amellerin sevgisine yönelmiştir. İşte bunlar hastalıkların esaslarının alâmetleridir.

Tedaviden sonra sıhhate kavuşmasının alâmetlerine gelince, onlar da şunlardır: Kişinin tedavi ettiği illete bakmasıdır. Eğer cimrilik hastalığını tedavi ediyorsa, bu hastalığın öldürücü ve Allah´tan uzaklaştırıcı bir hastalık olduğunu bilmelidir. Bunun tedavisi ancak mal vermek ve infak etmekle mümkün olur. Fakat kişi bazen malı israfçı olacak derecede verir. Bu sefer israf da hastalık olur, kişi tıpkı soğukluğu, hararet galebe çalıncaya kadar tedavi eden bir kimse durumuna düşer ki bu da hastalıktır. Aksine istenilen, hararet ile soğukluğun arasındaki îtidal dengesini elde etmektir. Cimrilik hastalığının tedavisinde de böylece israf ile cimrilik arasındaki normal durumu elde etmek gerekir ki ifrat ve tefrit taraflarından uzak olup orta yolun tam üzerinde bulunsun. Orta yolun ne olduğunu bilmek istiyorsan, kötü ahlâkın gerektirdiği fiile bak! Eğer o fiil, senin için daha kolay ve zıddından daha hoş geliyorsa bil ki o fiili gerektiren kötü ahlâk sende galiptir.

Mesela malın toplanması ve saklanması sence onu hak edene vermekten daha sevimli ve senin için daha kolay ise bil ki, sende galip olan cimrilik ahlâkıdır. O vakit malın verilmesine devam etmekte daha ileri git! Eğer müstehak olmayan bir kimseye vermek senin nezdinde hak ile tutmaktan daha sevimli ve kolay ise bil ki, sende israf sıfatı galiptir. O vakit malı yeniden elinde tutma durumuna dön! Böylece durmadan nefsini murakabe edip fiillerin yapılması ve neleri kapsadığıyla ahlâkının ne raddede olduğuna istidlâl ederek muttali ol!

Kalbinin mala duyduğu ilgisi kesilinceye, malın dağıtılmasına ve tutulmasına meyletmeyecek raddeye varıncaya kadar devam et. Öyle ki mal senin nezdinde su gibi olmalıdır. O malı ancak bir muhtacın ihtiyacı için tutmalı veya bir muhtacın ihtiyacına sarfetmelisin. Senin nezdinde vermek, vermemekten daha sevimli olmamalıdır. Böyle olan her kalp -özellikle bu makamdan- Allah´a sapasağlam gelmiş bulunması ve böyle bir kalbin diğer kötü ahlâklardan da selim olması gerekir ki dünya ile ilgili olan bir şeyle alâkası bulunmasın! Nefis, dünyadan alâka ve irtibatlarını kesmiş olduğu halde, dünyaya iltifat etmeksizin, onun sebeplerine iştirâki olmaksızın ölünceye kadar böyle olmalıdır. İşte bu anda nefis, mutmain olan bir nefsin dönüşüyle rabbine döner. Hem rabbinden râzı, hem de rabbi kendisinden râzıdır. Rabbinin peygamberler, sıddîklar, şehid ve sâlihlerden olan mukarreb (yaklaştırılmış) kullarına katılmış olur.

Bunlar da arkadaş olmak yönünden ne güzeldirler! İki taraf arasındaki hakikî itidalin bulunması gayet zor olduğundan hatta kıldan daha ince, kılıçtan daha keskin olduğundan, şüphesiz dünyada böyle dosdoğru yolun üzerinde olan bir kimse, ahirette de böyle bir köprünün üzerinden rahatlıkla geçebilir. İnsan taraflardan birisine meyletmeden, dosdoğru yoldan kaymaktan nâdiren kurtulabilir. Bu bakımdan kulun meyli hangi tarafta ise, kalbi mânen oraya bağlıdır ve bunun için de bir nevi azaptan ve ateş üzerinden geçmekten bir türlü kurtulamaz, çakan bir şimşek gibi geçse bile... Nitekim Allah Teâlâ (c.c) şöyle buyurmuştur:

İçinizden oraya gitmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra Allah´tan korkup sakınanları kurtaracağız.(Meryem/71-72)

Yani dosdoğru yola yakınlıkları, uzaklıklarından daha fazla olan kimseleri kurtaracağız. İstikametinin çetin oluşundan dolayı her kula gereken günde onyedi defa "Ya rabbî! Bizi dosdoğru yola ilet!´ duasında ısrar etmektir. Zira namazın her rek´atında Fatihayı okumak (Şâfiî´ye göre) farzdır.

Rivayete göre bir kişi rüyasında Hz. Peygamberi gördü, "Ya Rasûlallah! Sen ´Hûd suresi beni ihtiyarlattı´ demişsin. Neden böyle söyledin?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Çünkü o sûrede ´Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!´ (Hûd/112) ayeti vardır".

Dosdoğru yol üzerinde istikamet gayet zordur. Fakat istikametin hakikatine gücü yetmese dahi, onun yakınına varmak için var kuvvetiyle çalışmalıdır. O halde kurtuluş isteyen kişi ancak sâlih amellerle kurtulabilir. Sâlih ameller de ancak güzel ahlâktan meydana gelir. O halde her kul ahlâk ve huylarını tahkik etmeli, onları teker teker saymalı, gözden geçirmeli, tertip üzere onların teker teker tedavisiyle meşgul olmalıdır. Bu bakımdan biz, Allah Teâlâ´nın bizi mûttaki kullarından eylemesini niyaz ederiz.

www.gazali.net

26 Kasım 2010 Cuma

Nefsi Terbiye Etmek İçin

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşın ve bu cihadda sebat edin, dayanın) buyuruyor. Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticarette kâr Cennet, zarar da Cehennemdir. Yani kârı, ebedi saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir.

Akıllı kimse nefsini, ticaretteki ortak yerine koyup, gerekli nasihati yapar. Bunlardan altısı şöyle:

1- Ticaret ortağı, insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez.

Her nefes, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir.

Akıllı kişi, her gün, nefsine demeli ki:
(Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır. Günlerimiz, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istense de ele geçemez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O halde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi haramdan kaç!)

Asi nefsimiz, emirleri yapmak istemez ise de, riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resulullah efendimiz, (Akıllı, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendine yarayacak şeyleri yapan kimsedir) ve (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!) buyurdu.

2- Nefsi kontrol edip ondan gafil olmamalı! Ondan gafil olursa, kendi şehvetine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımız, her düşündüğümüz şeyi bildiğini unutmamalıyız. Bunu bilenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Zaten buna inanmayan kâfirdir. İnanıp da, yapmamak ise, büyük felakettir.

3- Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kâr ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlar, kâr da, nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır.

4- Nefsin kusurları görülüp, ona ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, ceza olarak, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Hep böyle ceza vermelidir!

5- Büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Mesela bazısı, bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. İbadetleri seve seve yapamayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır.

6- Nefsi azarlamalı. Nefs yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur, tembeldir ve şehvetlerine kavuşmak ister. Dinimiz, nefsimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi emrediyor. Bu vazifeyi başarmak için, onu bazen okşamak, bazen zorlamak ve bazen söz ile, iş ile, idare etmek gerekir. Çünkü nefs, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşarken, rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmaya mani olan en büyük perdesi, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılıp, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Zira Allahü teâlâ (Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu. (Zariyat 55)

Kalb, ruh ile nefs arasındaki bir köprü gibidir. Marifetler, feyzler kalbe ruh vasıtası ile gelir. Kalb, his organlarına da bağlıdır. His organları, ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şey görünce, güzel bir ses duyunca, kalb bunlara bağlanır. Ruha veya nefse tatlı gelenleri sever. Bu sevgi insanın elinde olmaz. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. İnsan, çok defa hakiki güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, ruha güzel geleni karıştırır. Ruh kuvvetli ise, gerçek güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, evliyanın sözleri gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalıp nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. İbadetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever.

Kalbi, nefsin elinden kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi kuvvetlendirmek gerekir. Bu da, Resulullah efendimize uymakla olur. Kalbini, nefsinin pençesinden kurtaran kimse, bir evliyanın Resulullahın vârisi, Allah’ın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahü teâlânın sevdiğini de çok sever.

www.gazali.net

24 Kasım 2010 Çarşamba

İmam Gazali - İhyâu-Ulumiddin

İmam-ı Gazali hazretlerinin en kıymetli eseri İhyâu-Ulumiddin’dir. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi "Tasavvufun Zaferi" isimli eserinde, İmam-ı Gazali’nin İhyâu-Ulumiddin kitabı öyle kıymetli bir eserdir ki, Kur’an-ı kerimin ve Peygamber efendimizin hadislerinin manalarını Müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarına, doğru yolu göstermek, huzur ve saadete kavuşturan İslam ahlakını öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de, “İmam-ı Gazali’nin İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını çevirirse, müslüman olmakla şereflenir” buyuruyor.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Peygamberliğin ve Evliyalığın Hakikati

Buraya kadar anlatılanları bilmeyen, peygamberliğin hakikatinden hiçbir şey bilmiyor demektir. Bildiği, sadece peygamberlik ve evliyalığın, insan kalbinin üstünlük derecelerinden biri olduğudur. Bunu da suret ve işitme ile bilmektedir. Peygamberliğin hâsıl olmasında üç hususiyet vardır: Biri, bütün insanların uykuda iken gördüğünü, ona uyanık iken gösterirler. İkincisi, bütün insanların nefsi, kendi bedenlerinden gayrisine [dışına, haricine] tesir etmez. Onun nefsi ise, kendinden ayrı olanlara da tesir eder. Şöyle ki: insanların kurtuluşu onda olur. Yahut onda fesad olmaz. İnsanların çalışma ile elde ettikleri bilgiler, onun kalbine, bir kimseden öğrenmeksizin gelmektedir. Zeki ve kalbi temiz olan bir kimsenin de aklına, kimseden öğrenmediği ilimlerden bir kısmının gelmesi doğrudur. O hâlde, bir kimsenin kalbi daha saf ve kuvvetli olursa, bütün ilimler, yahut ilmin ekserisini, çoğunu, kendiliğinden bilebilir. Buna, ilm-i ledünni [Allah tarafından başka bir yerden öğrenmeksizin verilen ilim] denir. Nitekim Allahü Teâlâ buyurur: «... Ona tarafımızdan bir rahmet vermiş, kendisine nezdimizden (haas) bir ilim öğretmiştik» (2).

Bu üç hususiyetin kendisinde toplandığı kimse, büyük peygamberlerdendir. Yahut da, büyük evliyadandır. Eğer bu üç hususiyetten biri bulunsa, bu derece elde edilebilir. Her birinin de aralarında büyük farklar vardır. Zira, insan vardır ki, her birinden azar azar pay almıştır. Bir başkasında ise her birinden daha çok bulunur.

Bizim Peygamberimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) üstünlüğü, kemâli bu üç hususiyetin kemâl üzere [mükemmel, eksiksiz] kendisinde bulunması sebebiyledir. Allahü Teâlâ, insanların ona uymaları ve saadet yolunu ondan öğrenmeleri için, peygamberlik makamını anlayabilmelerini isteyince, herkese bu üç hususiyetten bir numune verdi. Rüya hâli, bir hususiyetin nümûnesidir. Doğru firaset de diğer bir hususiyettir, ilim de, doğru akıl ve düşünce de diğer bir numunedir.

İnsanın bir şeye inanması, o şeyin numunesi olmadan mümkün değildir. Numunesi olmayan bir şeyin suretini düşünemez, anlayamaz. Bunun için hiç kimse Allahü Teâlâ'nın hakikatini tamamen bilemez. Ancak, Allahü Teâlâ bilir. Bunu anlatmak uzun sürer. Meâni-i Esmâullah (3) [Allahü Teâlâ'nm isimlerinin mânâları] kitabımızda bu hususta açık deliller göstermişizdir.

Şunu da bildirelim ki, bu üç vasıftan başka, peygamberlerde ve evliyada, bizim bilmediğimiz daha başka vasıflar da olabilir. Çünkü o vasıfların bizde numunesi yoktur. O hâlde, Allahü Teâlâ'-yı kendinden başka, hiç kimse kemâl üzere bilemez dediğimiz gibi, Peygamber Efendimizi de (sallâllahü aleyhi ve sellem) kendinden ve kendisi gibi olanlardan başkası tamamen bilemez, deriz. Buradan anlaşıldı ki, insanlardan peygamberin kıymetini, değerini yine peygamber bilir. Bizim için ise, bu derece, fazla malûm değildir. Zira bizim uykumuz olmasaydı ve bir kimse bize uykuyu anlatıp, «Bir kimse yatar, hareket etmez, görmez, işitmez, konuşmaz, fakat yarın ne olacağını bilir. Halbuki, işitseydi ve görseydi, bunu bilemezdi» dese, kat'iyyen biz buna inanmazdık, insanoğlu görmediğine inanmaz! Bunun için Allahü Teâlâ, «Hattâ, ilimlerinin olmadığı şey'e inanmazlar. Onların aklına onun mânâsı ve te'vili [görünenin manası dışında yorumlama ] gelmez» (4), buyurdu. Ve yine buyurdu ki: «Ona yol bulamayınca, bu, eski bir iftira ve yalandır derler» (5).

Peygamberlerde ve evliyada, diğerlerinin hiç haberi olmadığı sıfatların bulunmasına şaşma! Onlar, ondan büyük lezzete ve kıymetli hâllere kavuşurlar. Bu, şuna benzer ki, bir kimsede şiire karşı bir zevk yoksa, bu sebepten, vezin dinleme lezzetini bulamaz; eğer bir kimse bunun mânâsını ona anlatmak istese, anlatamaz. Çünkü, onun bu branştan haberi yoktur. Bunun gibi, anadan doğma kör olan, asla renklerin mânâsını ve onları görmenin zevkini anlayamaz. O hâlde, Allahü Teâlâ'nın bazı idrak ve anlamları peygamberlik mertebesini verdikten sonra, yaratmasına şaşma. O makama kavuşmayanın bundan haberi olmaz.

(1) Suyûtl, el - Câmİ'us - Saglr (ayn maddesi).
(2) 18 - Kehf: 65.
(3) Kitabin - Maksadl'l - Esna fi Esmâlllahi'l - Hüsnâ.
(4) 10 - Yûnus; 39.
(5) 46 - Ahkâf: 11.

Kimya-i Saadet

www.gazali.net

20 Kasım 2010 Cumartesi

Kalp Kelimesinin Anlamı

Kalp iki mânâ için kullanılır:
1.Çam kozalağı şeklinde olan bir et parçasıdır ve bu et parçası göğsün sol tarafına konulmuş özel bir et parçasıdır. İçinde oluğa benzer boşluklar vardır. O boşluklarda simsiyah bir kan bulunur. Burası ruhun kaynağı ve mâdenidir. Şu anda kalbin şeklini ve keyfiyetini îzah etmek istemiyoruz. Zira bu doktorların vazifesidir. Dinî gaye ve maksatlar bununla ilgili değildirler. Bu kalp aynı zamanda hayvanlarda da vardır. Hatta ölülerde de vardır. Biz bu kitabımızda kalp kelimesini kullandığımızda, onunla bu et parçasından ibaret olan kalbi kastediyor değiliz; zira bu bir et par çasıdır, hiçbir kıymeti yoktur, mülk ve şehâdet âlemindendir. Hayvanlar da görme duyularıyla onu idrâk ederler. İnsanların onu idrâk etmemesi nerede kaldı?

2.Kalp, rabbânî ve ruhânî bir lâtife ve inceliktir. Onun cismanî kalp ile ilişkisi vardır. O lâtife, insanoğlunun hakikatidir. İdrâk eden, bilen ve kavrayan odur. Muhatap olan, cezalandırılan, kınanan ve sorumlu tutulan o! Onun cismanî kalp ile bir ilgisi vardır. İnsanların çoğunun akılları bu ruhî kalp ile cismanî kalbin arasındaki ilişkiyi idrâk etmek hususunda hayrete düşmüştür. Çünkü rabbânî kalbin cismanî kalple olan irtibatı tıpkı renklerin cisimlerle, sıfatlar ve niteliklerin mevsuflarla olan irtibat ve ilişkisi gibidir veya âleti kullananın âletle ilişkisi gibidir veyahut da oturanın oturduğu yerle ilişkisine benzer.Bunun açıklamasından iki mânâdan dolayı kaçınmaktayız.

O mânâlardan birincisi, bu konuyu açıklamak mükâşefe ilimleriyle alâkalıdır. Oysa bu kitapta bizim gaye ve hedefimiz sadece muamele ilmidir. İkincisi, o konuyu açıklamak, ruhun sırrını ifşâ etmeyi gerektirir. Ruh´un sırrını ifşâ etmek ise Hz. Peygamberin bile hakkında konuşmadığı konulardandır. Bu bakımdan Hz. Peygamber´den başkasının bu konuda konuşmaya yetkisi yoktur. Biz bu kitapta kalp kelimesini kullandığımız zaman, onunla bu rabbânî ve ruhânî latifeyi kastediyoruz. Gayemiz onun vasıf ve hallerini zikretmektir. Onun zâtındaki hakîkat ve künhünü değil! Muamele İlmi onun sıfatlarının mârifetine ve hallerine muhtaçtır. Onun hakikatinin ve mahiyetinin zikrine muhtaç değildir.

İhyâu-Ulumiddin

www.gazali.net

18 Kasım 2010 Perşembe

Allah´ın Cemâline Bakmak

Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlası vardır. (Yunus/26)

işte ayette bahsi geçen bu fazlalık, Allah Teâlâ´nın cemâline bakmaktır, o en büyük lezzettir. Öyle lezzet ki onun yanında cennet ehli nimetleri unutur. Biz bunun hakikatini ´Muhabbet´ bahsinde zikretmiştik. Kur´ân ve Sünnet buna bid´at ehlinin inandığının hilâfına şahitlik ettiler.

Cüreyr b. Abdullah el-Bucelî şöyle diyor: Hz. Peygamber´in yanında oturuyordum. Ondördüncü gecede ay´ı gördü ve şöyle dedi:

Sizler şu ay´ı gördüğünüz gibi rabbinizi göreceksiniz. Rabbinizin görülmesinde haksızlığa uğramayacaksınız. Eğer güneş çıkmadan ve güneş batmadan önce namaz kılabilir seniz bunu yapınız!
Sonra şu ayeti okudu:
Güneşin doğmasından ve batmasından önce rabbini hamd ile tesbih et! (Tâhâ/130)

Müslim´in rivayetinde Suheyb diyor ki: Hz. Peygamber ´Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlası vardır´ (Yunus/26) ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu:

Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdiği zaman bir tellâl şöyle çağırır: ´Ey cennet ehli! Muhakkak ki sizler için Allah´ın katında bir va´d vardır. Allah ister ki onu size versin´. ´Bu va´d nedir? Allah bizim hayır terazilerimizi ağırlaştırmadı mı? Yüzümüzü ak çıkarmadı mı? Bizi cennete koyup cehennemden korumadı mı? (Artık ne kalmıştır?)´ derler. Bunun üzerine perde kaldırılır. Onlar Allah´ın cemâline bakarlar. Onlara Allah´ın cemâline bakmaktan daha sevimli birşey verilmemiştir.300

Bu cemâlullah´ı görme hadîsini ashabdan bir cemaat rivayet etmiştir. En iyinin sonucu ve nimetlerin nihayeti cemâlullah´ı görmektir. Daha önce tafsilâtlı şeklinde saydığımız nimetlerin hepsi, bu nimet yanında unutulur. Mülâkat saadeti yanında cennet ehlinin sevincinin sonu yoktur. Cennet lezzetlerinin hiçbiri mülâkat lezzetine nisbet bile edilemez.

Muhabbet, Şevk ve Rıza bölümünde tafsilâtlı bir şekilde anlattığımızdan dolayı, bu hususta sözü uzatmıyoruz. Bu bakımdan kulun cennette mevlâsının mülakatından başka bir şeye himmetinin bağlanması uygun değildir. Cennetin diğer nimetlerine gelince, o nimetlerde insanlarla, meraya salman hayvanlar ortaktırlar.

300) Tayalisî, İmam Ahmed; Tirenizi, İbn Mâce, İbn Huzeyme, İbn Münzir, İbn Ebi Hatim, Ebıı Şeyh, Dârekutnî, ibn Merduveyh,
İhyayu ulumid-din

www.gazali.net

15 Kasım 2010 Pazartesi

İmam Gazali'nin (r.a.) Ölümü Anlatımı

Bir gün öğrencileri İmam'ı Gazâli'ye, "Hocam! Ölüm nedir? Bize özel olarak anlatır mısın?" demişler.
Velâyet nûru ile ölümünün çok yakın olduğunu sezen İmam'ı Gazâli, "Men lem yezuk, lem ya'rif" yani "Tatmayan bilmez ki! Önce kendim tadayım, sonra size anlatırım" demiş.
Öğrencileri; "Aman hocam! Öldükten sonra sizinle nasıl bağlantı kurarız" dediklerinde,
Gülümseyerek, yalnızca "İnşâALLAH" diye cevap vermiş.
Gerçekten aradan çok geçmeden İmam'ı Gazâli ölümü tatmış ve öldüğü gece öğrencilerinin rüyâlarına gelerek,
"ALLAH dostları sözünü tutar. İşte, bugün ölümü tattım ve sözümü tutmak için rüyânıza geldim" demiş.
"Abdestimi tazeleyip, sabah namazını kıldıktan sonra, yalnızca odama çekildim ve ölüm meleği Azrâil'i beklemeğe başladım.
Lâilahe illallah diye zikir ederken, bir anda odamı nur kapladı ve bütün hücrelerim nur oldu.
Başımı kaldırıp yukarı baktım. O nur'un etkisi ile evimin tavanı cam gibi şeffaf olmuştu. Yattığım yerden yedi kat gökleri, melekleri, Cennet'i gördüm ve Cennet'teki bir melek bana, ya imam! İşte köşklerin, işte makamın diye Cennet'teki yerimi gösterdi.
Cennet'e bakarken, sevgili Rabbim'in İrci'ıy ilâ Rabbik (Rabbine dön) hitabını duydum. O anda ruhum ALLAH aşkı ile cezbeye gelip, beden kafesinden fırladı ve ben kendimi başka âlemlerde buldum.
Tekrar dünyaya döndüğümde, evimin çevresinde aşırı bir kalabalık gördüm. Onlara, ne var? Ne oldu? Niçin toplandınız? diye ısrarla sorduğum halde hiçbiri ne yüzüme baktı ne de bana bir cevap verdi.
İçeri girdim, hanımım ağlıyordu. Ona da aynı şeyleri sordum ama o da cevap vermeyince, az önce yatmakta olduğum odama girdim ve yerde yatan bedenimi görünce,
Hem öldüğümü, hem de insanların niçin benimle konuşmadığını anladım".
Bazı öğrencileri, "Hocam, yerde yatan bedenimi görünce öldüğümü anladım diyorsun. Peki sen başka, bedenin başka bir şey mi?"
İmam-ı Gazâli gülümseyerek, "İnsanın aslı, özü, gerçek ve kalıcı kişiliği Ruh'tur. Ruhsuz beden, kesilen kol, bacak gibi cansız bilinçsiz et, kemik yığınıdır".
Yine bazı öğrencileri:
"Hocam, o daracık, karanlık kabirde Kıyâmete kadar nasıl yatacaksın?"
"Ah yavrum!" demiş. "Eğer kabirler dışarıdan göründüğü gibi dar, karanlık ve sıkıcı olsaydı, ALLAH dostları birer zindan mahkûmu gibi oraya atılır mıydı?
Ana karnına göre dünya ne kadar geniş, güzel ve aydınlık ise, dünyaya göre kabirlerimiz de çok daha geniş, güzel ve aydınlık" demiş ve sonra,

"Yakınlarım beni kabrimde bekliyor" diye ayrılıp gitmiş.

www.gazali.net

13 Kasım 2010 Cumartesi

Gazali'nin Hazret-i Musa ile Konuşması

Peygamber efendimiz Miracda iken Musa aleyhisselam ile görüşür. Hazret-i Musa, "Ümmetimin âlimleri İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir" buyuruyorsunuz. Bir âlim nasıl olur da peygamber gibi olur diyor. Peygamber efendimiz, bir âlim çağırır.
Hazret-i Musa gelen âlime sorar:
- Senin adın ne?
- Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Gazali

Hazret-i Musa sorar:
- Ben sana adın ne dedim, sen tâ dedelerinin adını bile söyledin? Böyle söylemek uygun mu? Sadece sorulana cevap vermek gerekmez miydi?
- Efendim Allahü teâlâ, (Ya Musa elindeki ne) diye sorduğunda siz, Asa demekle kalmadınız. (Bu elimdekini yere vurunca su çıkar, bununla düşmanların oyunlarını bozarım, gerektiğinde bu ejderha olur, sihirbazların sihirlerini yok ederim, yürürken dayanırım. Bu Asanın bana çok faydaları vardır) demiştiniz. Öyle değil mi?
- Evet öyle demiştim.
- Maksadınız Allahü teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi?
- Evet.
- Ben de sizin gibi ulülazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de ismini söyledim.

Hazret-i Musa, Peygamber efendimiz aleyhisselama der ki:
- Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrailin peygamberleri gibi imiş. (Ruhulbeyan c.2, s. 568)

www.gazali.net

10 Kasım 2010 Çarşamba

İhyâu-Ulumiddin III-IV : Fikir Kitabına Giriş

Hamd o Allah´a mahsustur ki zâhir ve bâtın herşeyi mağlup etmiş, izzetine herhangi bir yön ve cihet kılmamış, vehim ayaklarının ve anlayış oklarının azametine varacak bir yol bırakmamıştır. Bununla beraber talihlerin kalplerini azametinin sahrasında şaşkın ve hayran bırakmıştır. Ne zaman ki bu kalpler, hedeflerini elde etmek için kıpırdanırlarsa, celâlinin ışınları onları cebren geriye püskürtür. Ne zaman ki bu kalpler, ümitsiz olarak dönmek isterlerse, cemâlinin çadırlarından ´Sabrediniz, sabrediniz´ diye çağrılırlar. Sonra o kalplere denilir ki: ´Kulluğun zilletinde tefekkürü gezdirin; zira eğer rubûbiyyetin celâli hakkında düşünürseniz onu takdir edemezsiniz.

Eğer tefekkürün ötesinde sıfatından birşey talep ederseniz, Allah´ın nimetlerine bakın! Nasıl arka arkaya üzerinize akmakta, biri diğerinin arkasından görülmektedir. O nimetlerin her biri için yeni bir zikir ve şükür yap! Mukadderatın denizleri hakkında düşün! Alemler üzerinde hayır, şer, fayda, zarar, zorluk, kolaylık, zafer, hüsran, cebr, kırmak, dürmek, yaymak, iman, küfür, irfan ve inkâr bakımından nasıl aktıklarını iyi düşün!

Eğer ilâhî fiillerdeki tefekkürü geçip zât (Allah) hakkında tefekküre dalarsan, muhakkak ki çetin bir işe girmiş olursun. Nefsini beşer takatinin üstünde olan bir şeye sevketmekle tehlikeye atmış olursun. Muhakkak ki akıllar onun nûrunun yanında hayrete düşmüş, zorunlu ve mecbur olarak gerisin geriye dönmüştür.

Salât, Âdemoğullarının efendisi olan Hz. Muhammed´in üzerine olsun ki Âdem evladının efendisi olmasını, böbürlenmeye vesile yapmamıştır. Onun üzerine öyle bir salât olsun ki bizler için o salât, kıyamet meydanında azık ve kurtuluş vesilesi olarak (amel defterimizde sabit kalsın)! Onun âl ve ashabının üzerine de olsun! O âl ve ashab ki onların her biri dinin semasında bir dolunay ve müslüman cemaatleri arasında önder olmuşlardır. Yârab! Onlara çokça selâm et!

Hadîste ´Bir saat tefekkür, bir senelik ibadetten daha hayırlıdır´ buyurulmuştur. Allah Teâlâ kitabında (Kur´an´da) tefekkür etmeye ye ibret almaya teşvik etmiştir. Tefekkürün nûrların anahtarı, basiretin başlangıcı, ilimlerin ağı, marifet ve anlayışların tuzağı olduğu açıktır. İnsanların çoğu tefekkürün fazilet ve derecesini anladılar. Fakat onun hakîkatini, meyvesini, kaynağını, varacağı noktayı, yolunu ve keyfiyetini ve nasıl tefekkür edileceğini anlayamadılar. Nerede ve niçin tefekkür edilir, tefekkürden ne kastediliyor? Acaba tefekkür zati için mi kastediliyor? Veya tefekkürden elde edilen bir meyve için mi kastediliyor? Eğer bir meyve için ise, acaba o meyve nedir? Acaba meyvesi ilim midir veya hâl midir? Veya her ikisinin birleşmesinden meydana gelen bir şey midir? Bütün bunların keşfi mühimdir. Eğer Allah dilerse biz önce tefekkürün faziletini, sonra hakîkat ve meyvesini zikredeceğiz. Sonra tefekkürün yollarını zikredeceğiz.
İhyâu-Ulumiddin

www.gazali.net