17 Şubat 2011 Perşembe

GAZALİ'DE BİLMENİN (BİLGİNİN) SERÜVENİ

Öz kaynağımız bizim dediğimiz şey batılının; sosyolojiden tutun psikoloji matematik coğrafya ve tıp ilmine kadar didik didik ettiği ve yüzyıllarca üniversitelerinde aydınları tarafından ders kitabı olarak kullanılan kaynaklarımız ve insanımızın onlara küskünlüğü. Son ikiyüzelli yıldır pompalanan batı hayranlığı ve batılı olamamanın verdiği aşağılık psikolojisi muvaffak olmuş ve kendi öz eserlerimiz adı sanı duyulmamış ve fikir otoriteleri tarafından teşvik ve takdir görmemiş kişilerin eserlerine gösterilen hürmet kadar ilgi görmemiştir. İbni Tufeyl'in "Hayy bin Yakzan"ını biliyorsanız batılının Don Kişot ve Güliver'in Serüvenleri adlı eserlerinin çıkış noktasını Gazali'nin "Elmunkızu Mineddalal' adlı eserine bakıp Descartes'in ne menem bir iş (!) yaptigini Ibni Haldun Maverdi ve Nizâmul Mülk'ü tepeye oturtup Comte'u Machivelli'yi; Leibniz'in monadlarına bakıp işrâkiliğin 'Sühreverdi'sini daha iyi anlarsınız. İşte mevzumuz bir giriş olacak mahiyette özel bir iddiası olmayan fakat üzeri ağlarla kavuşulmaz konuşulmaz ve anlaşılmaz türden setlerle örülen bir dünyaya kapı aralamak. Varsın yiğitler önden koşsun; "Onlar benim ardımdan gelmeyecek ben onların ardından gideceğim".(1)
İslâm tefekkürünün her sahasında Gazali'yi görebiliriz. O bir kelâmcı bir fakih bir mutasavvıf bir münekkid ve bir muhakkiktir. 33 Yaşında Nizamiye medresesi başına gelmiş Ehli Sünnet akidesine karşı olan sapık fikir hareketlerine karşı mücadele etmiş itikadı sapkınlığa düşmüş felsefi düşünceleri ve bağlılarını İslâm dünyasında itibarsız kılmış ve fen ve tıp ilminde öncüleşmiş şahıslara sızan bidat ve küfür olarak adlandırılabilecek olan görüşleri ayıklama işine girişmiştir. Yunan mucizesi diye adlandırılan Grek düşüncesini pespaye etmiş ve kelâmcılar üzerindeki etkisini kırmış Aristo ve Platon adlı düşünürlerin görüşlerini olduğu gibi bilmek yerine imân akidesinin önüne geçecek kadar mutlakıyet addedilip kabul edilmesi yüzünden haşin bir felsefe düşmanı olarak tanıtılmıştır. Böyle veya değilşu kesin ki Gazali Ehli Sünnet vel Cemaat hakikatinden zerre feda etmemek gibi bir iş ve oluş içindeydi eserleri de hep bu minval üzere oldu. İhya-ı Ulumiddin Kimya-ı Saadet İlahi Nizam Makâsıdul Felsefe Tehâfetul Felâsife El-Mustasfa ve El-Munkızu Min ed-Delâl. Adını en son zikrettiğimiz iki eserden biri olan El Munkızu Min ed-Delâl mevzumuz boyunca yer yer müracaat edeceğimiz eser. Bu eser Gazali'nin son dönemlerinde yazdığı kendini misâllendirerek malûm olandan hareketle akıl şüphe sezgi gerçeklik gibi meseleleri anlattığı ve çeşitli bilgi tahlillerinin bulunduğu bir eser. 'El Mustasfa' adlı eseri ise en son yazdığı eserlerden ve insanı hayret derecesine götürecek bir dinî ilmî ahlakî usûl kitabı. Her iki eser de 'mutlak fikir' bağlılarınca başucu eser kabul edilecek kadar mühim.
Zamanın şartlarında Yeni Platoncular İsmaililer ve Hristiyan düşünürlerin Müslümanların içinde yaydığı çeşitli görüş ve sorular Gazali'yi hakikati öğrenmeye biraz daha zorlamıştır. Yunan felsefesi; bir mitolojik fuhuş ve ahlâksızlık tiyatrosu. İnsanî ne kadar iyi varsa ters yüz eden ve ne kadar kötü var ise insanî ideal ve fikrin tepe noktası olarak yüzyıllardır kafalara kazınan bir hezeyanlar zinciri. Aristo'da Sokrates'te ve Platon'da yer yer hayat bulmaya çalışan bir dünya. Fahişelerin tanrılarla dansı tanrıları soytarılar olan tanrılaşma meraklısı insanın direnişi sex ve ahlâksızlığın fikir sanılışı. Batının insanî dimağlara zerkettiği ideal; Yunan Mitolocyasıdır. Gazalî Yunan felsefesini bir başkasına (uzmanına) öğretecek kadar öğrenmiş Aristo'yu ve Platon'u kendi eserleri ve kendi şartlari içinde anlamaya çalişmiş ve çokça söylenen felsefe düşmanligi (!) namini bu hal sonrasi ortaya koydugu görüşlerle kazanmiştir. Reddedişteki keskinligi şu sözlerinde rahatça görebilmekteyiz :
"Onlarin küfürlerinin yegane kaynagi; Sokrat Hipokrat Eflatun Aristo ve benzeri isimleri duymalaridir. Onlara tâbi olan ve sapitanlardan bazi gruplarin o filozoflarin akillarini usûllerinin güzelliğini geometri mantık tabiî ve ilahî ilimlerin inceliğini tasvifte zeka ve anlayışlarının fazlalığı nedeniyle o gizli meseleleri açığa çıkarmakta bağımsız oluşlarını uzun uzadıya mübalağalı anlatmalarıdır." (2)

Yeri gelmişken Gazali'nin burada onlar dediği Yeni platoncular İbni Sina ve Farabi'dir. "Tehâfüt El-Felâsife" bu kişilerin görüşlerinin dine akla ve ruha aykiri oldugunu beyan için ele alinmiş zengin bir fikir sofrasidir. Tenkid şuuru nedir ve görmek istedigimiz münekkid nasil olmali dedigimizde eser ve sahibi bütün şaniyla görünür. Gazali bu eserinde tam olarak açikça dine taalluk eden ve müminlerin dikkatli olmasi gereken metafizige ilişkin on alti ve tabiat ilmine dair dört mesele sayar. Bunlardan üçü dinî açidan küfrü icab ettirirken diger 17'sinin bidat olduğunu söyler. Küfrü icabettiren üç mesele şudur; âlemin kıdemi Allah'ın yalnızca küllîleri bilmesi cüzîleri bilmemesi ve cesedin haşrini cennet ve cehennemde cismani zevkler ve acılar duymayı inkar.(3)

Hep deriz ya "İslâm bulduktan sonra aramanın nizamıdır." işte bunun en güzel örneğini biz Gazali'de görmekteyiz. Ontolojik mânâda varlık bilgisine sahib olmakla ruh ve vücud bütünlüğü halinde varlık bilgisine sahib olmak arasındaki fark tedailer boyu işaretlenmekte ve dikkatlice işlenmekte. Eser (Elmunkızu Mineddelal) Yaradanın varlığına imânla O'ndan yardım ve dilekle O'nun Resûlüne salat ve selamla yani aramağa başladığı hakikati en başta zikretmekle başlıyor. Eser boyunca şüphe işaretleri görüldüğünden 'bütün fikir'den uzak çağdaşlarımız bir ânda Gazali'ye; septisist (şüpheci) yakiştirmasi yapmişlardir. Oysa âlimimiz 55 yaşinda yazdigi bu eseri 20 yaşlarini da hesaba katarak kaleme almiş ve asla bildikleri hakikatlerden vazgeçme reddetme yargilama ve tereddüt içinde şaşkin kilavuzsuz ve başiboş bir arama ve şüphe etme durumuna düşmemiştir. "Aksine dogru düşünce olmadan düşünme faaliyeti olamaz" hikmetinin isbatçisi halinde aradigi hakikatlerin varlik bilgisine ulaşmiş ve taklidden tahkike geçme ve anne babadan ve bir takim geleneksel yoldan gelen yalan yanliş bilgilerden hakikati tecrid etme işine girişmiştir. Bu meyanda esere müracaat edersek : "... Her güçlügü yenmege çalişiyorum. Her uçurumu atlatmaga gayret ediyorum. Her firkanin itikadini araştiriyorum. Her taifenin mezhebine ait sirlari meydana koymaya çabaliyorum. Hangisi hak hangisi batil; hangisi Peygamberin sünnetine uygun hangisi bid'ât üzerine kurulmuş? anlamak istiyorum. Bir bâtinînin içindekini ögrenmek dilerim bir zahirînin gittigi yolun neden ibaret oldugunu ögrenirim. Bir felsefecinin felsefesinin mahiyetini anlamayi arzu ederim (makasidil felasife bu amaçla yazilmiş ve tenkidden ziyade felsefî bilgi mevcuttur.) Bir mütekellimin fikrinin ne olduğu ne için mücadele ettigi tetkik ederim. Bir mutasavvifin iç temizligine nasil eriştiginin sirrina vakif olmayi çok isterim. Bir abidin ibadetinin ona ne sagladigini incelerim. Allahi inkar eden bir zindikin bu inkara cüret etmesinin sebeblerini araştiririm. Gençligimin iptidasindan beri hakikatleri kavramaga susamiş olmak fitrî bir adetimdir. Allah tarafindan yaratilişimda yer etmiştir. Bunda benim ihtiyar arzumun tesiri yoktur. Bu sayede taklid bagindan kurtuldum. Çocukluk devrine yakin bir zamanda görenege dayanan akidelerden azade kaldim. Çünkü gördüm ki daima hristiyan çocuklari hristiyan olarak yahudi çocuklari yahudi olarak müslüman çocuklari da müslüman olarak yetişiyorlar. Resulullah (s.a.v)'dan rivayet olunan şu mânâda bir hadis işittim: "Her dogan çocuk müslüman yaradilişi üzere gelir. Sonra ana babasi onu yahudi yapar hristiyan yapar mecusi yapar." Asil yaradilişin hakikati ile ana ve babayi ögretmenleri taklid etmek dolayisiyla ariz olan akidelerin hakikatini araştirmayi arzu ettim. Ilkin kendi kendime dedim ki benim maksadim hakikatleri anlamak ve bilmektir. O halde evvela bilgi nedir? Bunun hakikatini araştirmak icab eder. Nihayet anladim ki yakîn raddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmeyecek derecede anlaşilmiş olmasi gerektir. Burada yanilmiş olmak  vehme kapilmak ihtimali varid olmaz. Kalp böyle bir ihtimale imkan veremez. Hatadan emin olmak için bilgi o suretle kuvvetli olmalidir ki mesala birisi o bilginin batil oldugunu iddia etse ve taşi altina çervirmek degnegi ejderha yapmak suretiyle de davasinin dogruluguna delil gösterse bu keyfiyet o bilgi sahibine şek vermez. Ben 10 sayisinin 3 ten büyük oldugunun bildigim halde birisi 'Hayır 3 10'dan daha büyüktür sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim.' dese ve dediğini yapsa ben de görsem bana bir şek arız olmaz. Ancak o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım. Yoksa bilmediğim şeyde şüphe etmem. Sonra anladım ki bu tarzda bilmediğim bu suretle yakîn hasıl etmediğim her bilgi itimada şayan değildir hatadan emin olamaz . Hatadan emin olmayan bilgide yakîn ifade etmez." (4)
Septik izlere rastlamak mümkünken bütün halinde bir septisizm görememekteyiz. Her milletin her toplumun hatta neredeyse her ferdin düşünme faaliyeti birbirine nisbeten farklılık addederken ötekini berikine karıştıracak şekilde meseleleri bir parçanın etrafında anlamdırmaya çalışmak ve çatı fikri sadece bir yönüyle ele almak Batılı düşünme tarzının bir şeklidir. Yunan felsefesinde (dikkat ederseniz) her işin bir tanrısı mevcut17. yy. ve 18. yy.'da meydana gelen batı aydınlanmasında da bu faktör olanca kuvvetiyle hâkimdir. Önceki filozofları dahi anlamlandırabilmek için onları bir takım sınırlı izmlere bütüne irca edilmeyecek bütün iddialı parça anlayışlara dönüştürmüştür. Batılı bunu teknik makinelerde tıpta ve hukukta da yapmış ve yapmaktadır. Mikrobik hastalıkların çözümünde ürettiği formüller ve bir bölgede uygulanan tedavide verdiği yarar kadar zarar da verdiği ruh unsurundan yoksun psikoloji insan ve ahlâk unsurundan yoksun ekonomisi bunun güzel örnekleridir. Protogaras'ın bir sözü meselemizi daha anlaşılır kılacaktır: 'Hakikat herkese göründüğü ve kendisini ona gösterdiği gibidir." Burada mühim bir soru çıkıyor karşımıza: 'Peki hakikatin hakikâti nerede?' Hakikati aramada en doğru usûl neredeyse o da orada.

'Bütün Fikrin Gerekliliği' şartina bagli her uzvu her beyani her eşyayi kendi dogrulari ile hakikate irca etme ve tek başina dogrudan ziyade"Ben dogru oldugumu nereden bileyim?" sorusunu sorduracak kadar hakikatlerin hakikatine nisbet zinciri kurulmasi; Islâm dünyasinda alişilagelmiş düşünce faaliyetidir.

Samimiyyet ve pazarliksiz baglilik eser boyunca görülmekte. Bilgiye sahib olmanin bile yeterli olmadigi ve "Bilme imânin ayni degildir." hakikati çerçevesinde; Rabbin nasibi ve dilemesi üzerine ancak hakikatler gören göze hisseden yürege kabul eden akla yaşayan ahlâka yücelen ruha kavuşmakta. Idrâkin idrâkinin idrâki. Her şeyin her şeyle ilgisi çerçevesinde bir şeyin her usûlle farklı görünüşü ve usullerin terkibinde keskinleşen hakikât. Delil mi? Oda ne? Sığ idraklerde mahkum edilen ve seviyesiz fikir gruplarında bedavadan harcanan kültürel birikimin talan edilmesi eserlerin hafife alınmasına sebeb olmakta. 'İslâma Muhatap Anlayış' davası tüm mesele bu. Hakikati çamurdan arındırma ve temiz dimağlara sunma gayreti 1400 yıldır süren fikir ve aksiyon faaliyetinin temel gayelerindendir. Bu pencereden baktığımızda yeni yetme selef güruhunun her yemeğe maydanoz türü "Delinin ne?" saçmalıklarını ve vardıkları lağım çukurunu şu sözlerde rahatça değerlendirebiliyoruz: "Sonra bilgilerimi kontrol ettim. Gördüm ki bende hissiyat ve zaruriyattan başka böyle bilgi yok. Dedim ki şimdi bende hasıl olan yeisten sonra hissiyat ve zaruriyattan ibaret olan bedihi bilgilerden başka müşkülleri çözecek bir vasıta kalmadı. Öyle ise bu bilgileri inceliyerek kuvvet derecelerini anlamalıyım... Çok ciddi bir gayretle mahsusat(his) ve zaruriyat üzerinde düşünmeğe bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup olmadığını aramağa başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalardan sonra mahsusatta hata olmayacağı emin olmayı nefsim kabul etmedi... İçim diyordu ki "Mahsusata nasıl güvenilebilir? Bunların en kuvvetlisi göz hassesisidir. Bu hasse gölgeye bakar onu hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet sonra tecrübe ve müşahede ile anlar ki o hareket ediyor. Ancak o hareket birdenbire olmayıp tedriç ile zerre zerre oluyor onda sabit olmak durumu görülmüyor... Dedim ki "Mahsusata olan güven batıl oldu. O halde zaruri olan akli bilgilerden başka itimada değer birşey kalmadı." "On üçten büyüktür; bir şeyde nefiy ve isbat bir araya gelmez; bir şey hem hâdis hem kâdim; hem var hem yok; hem vâcip hem muhâl olmaz" sözleri gibi. Bunun üzerine mahsusat işe karıştı. Dedi ki:

"Bu gibi akli bilgilere olan itimadının mahsusata olan itimadına benzemeyeceğine nasıl emin olabilirsin. Bana güvenin vardı. Akıl hakimi geldi beni tekzib etti. O olmasaydı beni tasdike devam edecektin. İhtimal ki akıl anlayışının ötesinde diğer bir hakim vardır. Ortaya çıktığı vakit aklı verdiği hükümden dolayı tekzib eder. Nasıl ki akıl hakimi ortaya çıktığında hissi verdiği hükümden dolayı yalanladı. Aklın ötesinde diğer bir idrakin ortaya çıkmaması onun muhal olmasına delalet etmez."

Nefis bunun cevabında biraz durakladı ve rüya hadisesiyle içindeki şüpheyi kuvvetlendirdi. Ve dedi ki:

-Görmüyor musun bir takım halleri tahayyül ediyorsun onlarda sebat ve istikrar bulunduğunu kabul ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiçbir şekke düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissinyahut aklın delaletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin?

Bu vesveseler içime doğunca kalbimde yer etti. Buna ilaç aradım fakat bulamadım. Çünkü bu vesveseleri ancak delil ile giderebilirdim. Delil de ancak bedihi dediğimiz bilgilerden meydana gelebilirdi. Bu bilgiler müsellem (kabul edilmiş) olmayınca onlardan delil tertip etmek de mümkün olmadı. Bu hal güç iyileşen bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibarıyla safsata mezhebine saplanmıştım. Fakat bundan kimseye bahsetmiyordum. Nihayet Cenabı Hak beni o hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidale döndü. (Zaruriyat) dediğimiz bilgilerin kabule şayan güvenilir olduğuna emin oldum. Bu emniyet delil tertip ve tanzim etmek suretiyle hasıl olmuş değildi. Ancak Cenabı Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde olmuştu. Bu nur birçok bilgelerin anahtarıdır. Hakikatlere ermek daima delil ile olur zannedenler Allah'ın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olurlar. "Allah bir kimseyi hidayete eriştirmek istediği zaman İslâm dinini kabul etmesi için göğsünü şerh eder." Mânâsındaki ayeti kerimede "şerh"ten maksat ne olduğunu Hazret Peygambere sormuşlar.

-Şerh Allah'ın kalbe attığı bir nurdur buyurmuşlar.

-Bunun alameti nedir? demişler.

-Gurur yeri olan dünyadan uzaklaşmak ebediyet diyarı olan ahirete bağlanmak sığınmaktır cevabını vermişlerdir." (5)

Epistemoloji açısından bedahet ifade eden hakikatler. Bilginin serüveni bilmenin imânın aynı olmadığının delillendirilişi. Dogmatizmi septisizm ile rasyonalizmi sansualizm ile sprutalizmi fenomoloji ile buluşturan ve yer yer "İslam zıtlar arası muvazenenin üstün nizamıdır." tanımında tedailerin seslendirilişi ve bu minvalde batının izm türünden fikri sınırlandıran kablara sığmayışı ve son mühür NASİB. Bütün mesele nasibte. Rab dilemedikçe şurdan şuraya adım atmaya mecal yok.

Öğrenme yolları çeşit çeşittir der Gazali... İnsan derin düşüncelere dalarak da öğrenebilir birinden eğitim alarak da. Bundan öte bir yol var ki bu herkese nasib değil. Vahiy ve ilhâm metodu ile. Birinci Peygamberlere has olduğu ve en son Peygamberinde Resulullah olduğu bu yüzden de daha sonra vahiy gelmeyeceğinden dolayı şimdi bu yol Peygamberlerin bildirdiklerini öğrenmekle yerine getiriliyor. Ancak bir yol var ki; Gazali özele varan şu meâlde açıklamalar yapıyor: "İlhâm olarak bilinen hiçbir muhakeme ve akıl yürütme olayı gerçekleşmeden kalbte doğrudan doğruya doğan "Ledünni" bilgidir." İlham herkeste olacak diye bir kaide yok.

Meseleler boyunca işaretlenen mevzu bilme üzerinedir. Bilme ve bilgi problemi yeni değildir ilkçağda da vardır ortaçağda dabatıda da doğuda da vardır. Ancak bakış farklı olunca çeşitli görüşler çıkabiliyor. Rasyonalizm realizm sansualizm vs. hep bu çeşitliliğin sonucu filozoflarca ortaya konulmuş görüşlerdir. Biri salt aklı bir diğeri görüneni bir diğeri duyuya dayalı olanı vs. ön plana çıkarabiliyor. Filozofları izahları boyunca veciz ifadelerle süslü anlatımlara ve çetrefil mevzulara getirilen içinde hakikat de barındıran yorumlara rastlanabiliyor. Bütünü halinde eksik oluşundan dolayı yanlışı ifade etmesi bir başka görüşün doğmasına ve bu görüşe karşı tenkid geliştirilmesine sebeb olabiliyor. Bütün fikir temel alınmadan karşı yanlış türü fikri oluşumlar muhatabındaki yanlışlığı yeterince belirleyemediği gibi kendi iddia ettiği doğrunun da sınırlarını çizemiyor. Platon Aristo Leibniz Descartes ve Kant gibi flozofların farklı yollarda yürüyerek elde etmeye çalıştıkları bilgi farklı adlarla ifade etmeye çalışsalar da «Mutlak hakikat»tir. Ancak Gazali'nin işaretledigi nasib meselesi eksikligindendir ki bazi bazi hakikate yaklaşmişken ondan fersah fersah uzak derinlere düşülebilmiştir. Pascal'ın şu sözü bu açıdan mühim: 'Ben İsâ'nın getirdiğine Musâ'nın getirdiğine inanıyorum.' Onca araştirmanin ve tefekkürün vardigi sonuç bu ama nasib olmayinca Allah'ın Resûlü'nü akledemiyor.

Bilgi kimi zaman episteme (Platon) kavramıyla karşılanmış kimi zaman apriori kimi zamanda aposterio (Kant) kavramıyla ifade zemini bulmuştur. Gazali'de ise zaruri bilgi mahsusata dayalı bilgi vahye dayalı bilgi ve ledünnî bilgi şeklindedir. 'Bütün fikir şart' hakikatinin sonucu olarak en tepeye oturtulan vahiy bilgisi ve ardından zaruri bilgi ve bunların ölçülendirdiği mahsusat bilgisi sıralaması oluşmakta. Ancak Gazali bir nevî sıçrama yaparak mevcut bilgi teorilerini ve anlayışlarını hiçe sayarak ledünnî bilgi (ilhama dayalı bilgi) ile bilmenin sonlanabileceğini ve hakikatin Rabbin nasibi ve kalbe bir nur ihsan etmesiyle kavranılabileceğini ve kesin olduğunun anlaşılabileceğini söyler. 'Görmek için ışık gerek ve bilme imânın aynı değildir.' hikmetlerini hatırladığımızda kuyruğu etrafında dönenleri daha iyi anlarsınız.

Son sözü İbda Mimarı'na bırakalım:

'Batı'nın kendi kendisini muhasebe ve murakabe ederken sorduğu sorular tesbitler ve teşhisler... Mütefekkir Massignon:

- "Kalabalık bir orkestramız zengin bir paletimiz veya çeşitli kaynaklarımız var. Kurnazlık ve ustalıkta o kadar çok şey biliyoruz ki belki şimdiye kadar hiç kimse bunları bilmedi. Hayır! Bir şeyimiz eksik: DEĞİŞMEYEN PRENSİBİ BİLMİYORUZ EŞYANIN RUHUNU TANIMIYORUZ MEVZU HAKKINDA FİKRİMİZ DAHİ YOK... Notlar alıyoruz geziler tertipliyoruz... Yazık yazık... Bilgin oluyoruz arkeolog oluyoruz tarihçi doktor işçi veya zevk insanı oluyoruz; neden yapıyoruz bütün bunları? İyi güzel de KALB NEREDE? İLHÂM NEREDE? AĞACIN SUYU NEREDE? NE YAPMALI ve NEREYE GİTMELİ?"(6)

www.gazali.net

4 Şubat 2011 Cuma

Allah´ın Rahmetinin Genişliği

Eseri böyle bir bölümle son erdirmeyi iefe´üî kabilinden yapıyoruz; zirâ Hz. Peygamber güzel bir konuşmayı dinleyip yorumlamayı severdi. Çünkü bir amelimiz yoktur ki onunla Allah´ın affını ümit edelim. Öyleyse tefe´ül bilhayr hususunda Hz. Peygamber´e uyalım ve ümit edelim ki dünya ve âhirette sonumuz hayırla kapansın! Nitekim kitabımızı da Allah´ın rahmetini belirtmekle sonuçlandırdık.

Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bundan başka günahları dilediği kulu için affeder. (Nisa/48)

Ey nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah´ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. (Zümer/53)

Kim bir fenalık yapar, yahut nefsine zulmeder de sonra Allah´tan mağfiret dilerse, Allah´ı bağışlayıcı ve merhametli bulur.(Nisa/10)

Biz ayağımızın kayışından, elimizde bulunan şu kitabımızda kalemimizin hududu aşmasından ve diğer kitaplarımızdaki hatalarımızdan ötürü af talep ediyoruz. Kusurlu olmakla beraber Allah´ın dinini bilmeyi iddia ettiğimizden ötürü de Allah´tan af talep ederiz. Allah´ın rızasını talep ederken, başka şeylerin karıştığı her ilimden ve amelden ötürü de Allah´tan af talep ederiz. Vermiş olduğumuz, sonra yerine getirmekte kusur ettiğimiz her sözden ötürü de affını talep ediyoruz. Bize vermiş olduğu ve bizim tarafımızdan günahta kullanılan her nimetten ötürü affını talep ediyoruz. Bizim niteliğimiz olan her kusurlunun kusurüyla ve her eksiğin eksikliğiyle her türlü târiz ve tasrihten de affını talep ediyoruz. Bizi tasannua, tekellüfe, yandığımız bir kitapta insanlara süslü görünmeye, nazmettiğimiz bir kelâmda, ifade ettiğimiz veya istifade ettiğimiz ilimde belirttiğimiz tekellüfe bizi davet eden her tehlikeden ötürü de affını talep ediyoruz. Bütün bunlardan ötürü affını talep ettikten sonra hem kendimiz, hem de bu kitabımızı veya diğer kitablarımızı mütalaa eden veya dinleyen kimseler için af, rahmet, görünür görünmez bütün günahlardan vazgeçmekle şereflendirilmemizi diliyoruz; zira keremi umûmîdir. Rahmeti geniş, cömertliği bütün mahlûklar üzerine oluk halinde akmaktadır. Biz de Allah´ın mahlûklarından bir mahlûkuz. Allah´a olan vesilemiz ancak onun fazl ve keremidir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Allah´ın yüz rahmeti vardır. O yüz rahmetten bir tek rahmeti cinler, insanlar, kuşlar, hayvanlar ve haşerât arasına indirmiştir. O rahmet ile birbirlerine şefkat ederler, onunla birbirlerine merhamet gösterirler. O yüz rahmetten doksandokuzunu, Allah Teâlâ, nezd-i ilâhîsinde bekletmiştir. Kıyamet gününde onlarla kullarına rahmet edecektir.301

Rivayet ediliyor ki kıyamet gününde Allah Teâlâ arşının altına şöyle yazar: ´Rahmetim öfkemi geçmiştir. Ben rahmet edenlerin en merhametlisiyim. Bu bakımdan cennet ehlinin iki misli kadar cehennemden insanlar çıkarılıp bağışlanır.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Allah Teâlâ (ce), kıyamet gününde bizim için (şânına yakışır şekilde) gülerek tecelli eder ve şöyle buyurur: ´Ey müslümanlar, sevinin! Zira sizden hiçbir kimse yoktur ki onun yerine ateşte bir yahudi veya hristiyan kılmamış olayım´.302

Allah Teâlâ, kıyamet gününde Âdem´in (a.s) zürriyetinden yüz bin kere yüz bin (bir milyon) ve on bin kere yüz bin kişi hakkında şefaatini kabul eder.303

Allah Teâlâ kıyamet gününde mü´minlere şöyle der: ´Benimle mülâ-kî olmayı sever miydiniz?´ Mü´minler ´Ey rabbimiz! Evet, severdik´ derler. ´Neden severdiniz?´ diye sorunca, mü´minler ´Senin affını ve mağfiretini ümid ederdik de ondan!´ derler.

Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsî´de şöyle buyurmaktadır:
Size mağfiretimi gerekli kıldım.304 Hz. Peygamber (s.a) ise şöyle buyurmaktadır:
Allah Teâlâ kıyamet gününde şöyle emir verir: ´Beni birgün zikreden veya herhangi bir yerde benden korkan herkesi ateşten çıkarın´.305

Cehennem ehli cehennemde toplandıkları ve onlarla beraber kıble ehlinden Allah´ın diledikleri bir araya geldikleri zaman kâfirler müslümanlara ´Siz müslüman değil miydiniz?´ diye sorarlar. Müslümanlar ´Evet!´ derler. Kâfirler ´O halde İslâmiyetiniz size bir fayda sağlamadı; zira siz de bizimle beraber ateştesiniz´ deyince, müslümanlar derler ki: ´Bizim günahlarımız vardı. O günahlardan ötürü muâhaze edildik´. Bunun üzerine Allah Teâlâ onların dediklerini işitir ve ehl-i kıbleden olanların cehennemden çıkarılmasını emreder. Böylece müslümanlar cehennemden çıkarlar. Kâfirler bu durumu görünce ´Keşke biz de müs-lüman olsaydık! Onlar gibi biz de çıkmış olsaydık!´ derler.

Bunları söyledikten sonra Hz. Peygamber şu ayeti okudu:
Kâfirler azabı gördükleri zaman ´Keşke müslüman olsaydılar´ diye temenni ederler.(Hicr/2)

Yine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Allah mü´min kulu hakkında, çocuğuna karşı şefkatli olan anneden daha merhametlidir.306

Cabir b. Abdullah şöyle demiştir: ´Kıyamet gününde kimin se-vapları günahlarından fazla ise, hesaba tutulmadan cennete girer.. Kimin günahlarıyla sevapları eşit ise, o az hesaba tutulur, sonra cennete girer. Hz. Peygamberin şefaati ancak o kimse içindir ki nefsini helâk etmiş, yükünü iyice ağırlaştırmıştır´,

Rivayet ediliyor ki Allah Teâlâ, Musa´ya (a.s) hitaben şöyle demiştir: ´Ey Musa! Karun senden imdâd bekledi. Fakat ona yardım etmedin. İzzet ve celâlime yemin olsun! Eğer benden imdâd isteseydi yardımına koşar ve onu affederdim´.

Sa´d b. Hilâl şöyle demiştir: "Kıyamet gününde iki kişinin ateşten çıkması emrolunur. Allah Teâlâ onlara hitaben ´Ateşten çıkışınız, ellerinizin yapmış olduğu iyilikten ötürüdür. Ben kuluma zulmedici değilim´ der. Onların tekrar cehnenneme döndü-rülmesini emreder. Buna karşılık onlardan biri bağlı bulunduğu zincirleriyle koşa koşa cehenneme dalar. Diğeri ise ağırlaşır. Allah Teâlâ emreder, ikisini geri getirirler ve ikisini de yaptıklarından sorguya çeker. Cehenneme koşanı der ki: ´Ben mâsiyetin vebalinden korktum. Ben asla ikinci bir defa senin öfkene kendimi mâruz bırakamam´. Duraklayan kimse de der ki: ´Senin hakkındaki beni cehennemden çıkardıktan sonra tekrar oraya göndermeyeceğini zannettim. Onun için geciktim´. Allah Teâlâ bunların ikisinin de cennete götürülmesini emreder".
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kıyamet gününde arşın altından bir dellâl şöyle bağırır: ´Ey Muhammed Ümmeti! Benim sizde olan hakkımı size hibe ettim. Ancak kul hakları kalmıştır. Siz de haklarınızı hibe ediniz. Rahmetimle cennetime giriniz.307

Bir bedevî İbn Abbas´ın ´Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz (Allah) sizi ondan kurtardı´, (Alu İmran/103) ayetini okuduğunu işitince şöyle haykırdı: ´Allah´a yemin olsun! Sizi o ateşe sokmak istediği halde sizi ondan kurtarmaz?´ Bunun üzerine İbn Abbas yanındakilere ´Bu hükmü fakih olmayan bir kimseden edinin!´ dedi.

es-Senabihî308 der ki: Ubâde b, Samit ölüm hastalığında iken huzuruna vardım ve ağladım. Bana şöyle dedi: ´Sakin ol! Neden ağlıyorsun? Allah´a yemin olsun, Hz. Peygamberden dinlediğim ve sizin için hayırlı olan hiçbir hadîs yoktur ki size söylememiş olayım. Ancak bir hadîs kalmıştır. Onu da bugün nefsimi kap-sadığı halde size söyleyeceğim:

Kim Allah´tan başka ilah olmadığına, Muhammed´in Allah´ın Rasûlü olduğuna şahidlik ederse Allah onu ateşe haram kılar.309

Abdullah b. Amr b. el-Âs Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Allah Teâlâ benim ümmetimden bir kişiyi kıyamet gününde mahlûkların gözü önünde kurtarır. O kişi hakkında 99 defter açılır. O defterlerin herbiri gözün alabileceği kadar büyüktür. Sonra Allah Teâlâ o kişiye der ki:
Bu defterde yazılanlardan bir şeyi inkâr ediyor musun? Hafaza meleklerim sana zulmettiler mi?
- Hayır, yârab!
- Senin herhangi bir özrün var mı?
- Hayır, yârab!
- Evet! Bizim nezdimizde senin bir sevabın vardır. Muhakkak ki bugün sana zulüm yok!
Allah Teâlâ bir kâğıt çıkarır. O kâğıtta ´Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah´ (Allah´tan başka ilah olmadığına ve Muhammed´in O´nun Rasûlü olduğuna şahidlik ederim) yazılıdır. Bunun üzerine kul sorar:
- Bu kâğıt, şu defterlerin yarımda ne yapabilir yârab?
- Sana zulüm yapılmayacaktır!
Bunun üzerine defterler terazinin bir kefesine, o kâğıt öbür kefesine konur. Defterler havalanır, o kâğıt ağır basar; zira Allah´ın isminin karşısında hiçbir şey ağır gelemez.310

Hz. Peygamber (s.a) uzun uzun kıyamet ve sırat´ı vasıflandıran bir hadîsin sonunda şöyle demiştir:
Allah Teâlâ meleklere şöyle emir verir: ´Kimin kalbinde bir miskal hayır görürseniz onu ateşten çıkarın´.
Melekler birçok kimseyi çıkardıktan sonra şöyle derler: ´Ey rabbimiz! Bize emrettiklerinden kimseyi içerde bırakmadık!´

Bundan sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: ´Dönün! Kimin kalbinde zerre miskali hayır görürseniz onu cehennemden çıkarın´.

Melekler birçok kimseyi daha çıkardıktan sonra şöyle derler: ´Ey rabbimiz! Bize emrettiklerinden kimseyi cehennemde bırakmadık!´

Ebû Said der ki: Eğer bu hadîsi tasdik etmezseniz şu ayeti okuyun: ´Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar bir iyilik olsa
onu kat kat artırır ve kendi katından da büyük bir mükâfat verir. (Nisa/40)

Allah Teâlâ şöyle buyurur: ´Melekler şefaat ettiler. Peygamberler ve mü´minler şefaat ettiler. Erhamürrahimîn´den başkası kalmadı!

Allah Teâlâ, bir avuç avuçlar, hayatında hiç hayır işlemeyen bir kavmi cennetten çıkarır ki onlar cehennemde kömür kesilmişlerdir. Onları, cennet kapılarındaki hayat nehri denilen bir nehre atar. Onlar o nehirden tıpkı sel akıntısının kıyısında biten bitki gibi çıkarlar. Siz o bitkileri görmez mi-siniz? Taş ve ağaç tarafında kalan kısımdan güneşi göreni sarı ve yeşil olur. Gölgede olanı ise beyaz olur.
- Ey Allah´ın Rasûlü! O kadar güzel tasvir ediyorsun ki sanki görüyorsun!
- Onlar inci gibi çıkarlar. Boyunlarında mühürler vardır. Cennet ehli onları tanır. Derler ki: Bunlar Allah´ın az adlılarıdır. O azadlılar ki yapmış oldukları amel ve takdim etmiş oldukları hayır olmaksızın onları cennete sokmuştur´. Sonra onlara ´Cennete girin! Neyi görürseniz o sizin olsun!´ der. Onlar derler ki: ´Ey rabbimiz! Sen âlemden hiç kimseye vermediğini bize verdin´. Bunun üzerine Allah Teâlâ ´Sizin için katımda bundan daha üstünü vardır´ der. Onlar derler ki: ´Bundan daha üstün ne olabilir?´ Allah Teâlâ ´Sizden razı olup ebediyyen size kızmayacağım´ der.

Yine Buhârî İbn Abbas´tan (r.a) şöyle rivayet eder: Birgün Hz. Peygamber yanımıza gelerek şöyle dedi:
Bana ümmetler arzolunup gösterildi. Bazı peygamber beraberinde bir kişi ile geçer. Kimi beraberinde iki kişi ile geçer. Kimi beraberinde hiç kimse olmadan yalnız geçer. Kimi peygamberin beraberinde bir cemaat vardır. Bu arada kalabalık bir topluluk gördüm. Benim ümmetim olduğunu sandım. Bana denildi ki: ´Bu Hz. Musa ile kavmidir´. Sonra bana ´Bak´ denildi. Kalabalık bir topluluk gördüm ki gök yüzünü doldurmuştu. Bana denildi ki: ´Şöyle şöyle bak!´ Kalabalık bir cemaat gördüm. ´Bunlar senin ümmetindir.

Bunlarla beraber 70.000 kişi hesapsız cennete girecektir denildi.
Bunun üzerine ashab-ı kirâm dağılıp evlerine gittiler. Hz. Peygamber onlara o yetmiş bin kişinin kimler olduğunu belirtmedi. Ashâb aralarında müzakere ettiler. ´Biz şirkte doğduk´ dediler. Bu sözler Rasûlullah´m kulağına gidince şöyle buyurdu:
O 70.000 kişi o kimselerdir ki dağlanmazlar. Muska istemezler. Fal açmazlar. Ancak rablerine tevekkül ederler.

Bu esnada Ukkaşe (r.a) ayağa kalkarak şöyle dedi: ´Ey Allah´ın Rasûlü! Allah´.tan dile ki beni onlardan kılsın!´Sonra bir sahâbî ayağa kalkarak Ukkâşe´nin dediği gibi söyledi. Fakat Hz. Peygamber ´Ukkaşe senden daha çabuk davrandı!´ buyurdu.311

Amr b. Hâzım el-Ensârî´den şöyle rivayet ediliyor: Üç gün Hz. Peygamber bizden kayboldu. Ancak farz namaz için çıkıyor, namazı kıldırıp tekrar odasına dönüyordu. Dördüncü gün olunca bize geldi. ´Ey Allah´ın Rasûlü! Sen bizden kayboldun. Birşey olduğunu zannettik´ dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi:
Hayırdan başkası vukû bulmadı. Rabbim ümmetimden 70.000 kişiyi herhangi bir hesap olmadan cennete göndermeye söz verdi. Ben ise, rabbimden bu üç günde daha fazlasını talep ettim. Rabbimi cömert, şerefli ve kerîm gördüm. O 70.000 kişinin her biriyle beraber yetmişer bin kişi daha bağışladı. Dedim ki: ´Ey rabbim! Ümmetim bu sayıya yarabilir mi?´ ´Bu adedi senin için bedevilerden tamamlayacağım!´ dedi.312

Ebû Zer, Hz. Peygamber´in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Cebrâil bana Hirre´nin bir tarafından görünerek şöyle dedi: ´Ümmetine müjde ver ki onlardan bir kimse Allah´a hiçbir şey ortak koşmaksızın ölürse cennete dahil olacaktır´.
Bunun üzerine dedim ki:
- Ey Cebrâil! Hırsızlık yapsa da, zina etsede mi?
- Evet! Hırsızlık etse, zina yapsa da!
- Hırsızlık etse de, zina etse de mi?
- Hırsızlık etse de, zina etse de!
- Hırsızlık etse de, zina etse de mi?
- Hırsızlık etse de, zina etse de, içki içse de!313

Ebû Derdâ (r.a) şöyle diyor: Hz. Peygamber ´Rabbinin ma-kamından korkan bir kimse için iki cennet vardır!´ (Rahmân/46) ayetini okuduğunda sordum:
- Böyle bir kimse hırsızlık ve zina yapsa da mı ona iki cennet vardır ya Rasûlullah?
- Rabbinin makamından korkan bir kimse için iki cennet vardır.
- Hırsızlık yapsa da, zina etse de mi?
- Rabbinin makamından korkan bir kimse için iki cennetvardır!
- Hırsızlık etse de, zina yapsa da mı?
- Ebû Derdâ´nın burnu yere sürünse de yine evet!314

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Kıyamet günü olduğunda her mü´mine diğer milletlerden bir kişi verilir ve ona denilir ki: ´İşte bu senin ateşten âzâd olman için fedaindir´.315

Müslim, Sahihinde Ebû Burde´den şöyle rivayet eder: Ömer b. Abdülazîz´e babası Ebû Musa´dan, o da Hz. Peygamber´den şu had-îsi rivayet etti:

Müslüman bir kimse ölür ölmez Allah Teâlâ onun cehennemdeki yerine bir yahudi veya bir hristiyanı sokar.
Bunun üzerine Ömer b. Abdülazîz üç defa raviye ´Kendisinden başka ilah olmayan Allah hakkı için senin baban Hz. Peygamber´den bu hadîsi rivayet etti mi? diye yemin ettirdi. Râvî de Ömer b. Abdülazîz´e bu hususta yemin etti.

Rivayet ediliyor ki bir savaşta bir çocuk durdurup onun yanı başında şöyle bağrıldı: ´Bu çocuğun fiyatını kim artırır?´ Bu durum yaz ve harareti şiddetli olan bir günde oldu. O çocuğu kavmin çadırında oturan bir kadın gördü. Çocuğa yönelip var kuvvetiyle koştu. Kadının arkadaşları da arkasından koştular. Kadın, çocuğun elinden tutup onu bağrına bastıktan sonra sırt üstü yattı. Çocuğu kucağına alıp çocuğu güneşten koruyup ´Oğlum! Oğlum!´ diye bağırdı. Bunun üzerine halk ağladı ve orayı terkettiler. Hz. Peygamber de onların şefkatinden sevinip ötürü onlara müjde vererek şöyle dedi:
- Acaba bu kadıncağızın çocuğuna şefkat göstermesine hayret mi ettiniz?
- Evet!
- Muhakkak ki Allah Teâlâ, sizin için şu kadının oğlu için olan
şefkatinden daha fazla şefkatlidir. Bunun üzerine müslümanlar müjdenin en büyüğünü almış olarak dağıldılar.

İşte bu ve Ümit bölümünde zikrettiğimiz hadîsler, Allah´ın rahmetinin genişliğini müjdeler Allah Teâlâ´dan ümidimiz, bizim müstehak olduğumuz ile bize muamele yapmaması, şânına uygun olanıyla bize lütûfta bulunmasıdır. Bunu da minnetiyle, rahmet ve cömertliğinin genişliğiyle yapsın! Âmin!

301) Müslim, (Ebû Hüreyre ve Selman´dan)
302) Müslim
303) Taberânî
304) İmam Ahmed, Taberânî, (Muaz´dan zayıf bir senedle)
305) Tirmizî, (hasen-garîh olarak)
306) Buhârî, Müslim
307) Ebû Saîd el-Kuşeyrî, Sâbiyât
308) Adı Abdurrahman b. Useyb´dir. Tabiînin büyüklerindendir. Hz.Peygamberin vefatından beş gün sonra Medine´ye varmıştır. Halife Abdülmelik zamanında vefat etmiştir.
309) Müslim
310) Bu hadis, muhaddislerce bitaka hadisi diye bilinir. (Tirmizî aynı siyak içerisinde nakletmiştir).
311) İmam Ahmed, Müslim
312) Beyhakî, İmam Ahmed
313) Buhârî, Müslim
314) İmam Ahmed, (ceyyid bir senedle)
315) Müslim
ihyayı ulumid-din

www.gazali.net

30 Aralık 2010 Perşembe

Ledün Risalesi - 4 -

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık

...
İLİM TAHSİLİNDE RUHLARIN MERTEBELERİ


Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler insan ruhunda gizli bir halde mevcut olup tüm insanlar ilimleri öğrenmeye kabiliyetlidir. Bazı ruhlar sonradan meydana gelen herhangi bir arıza ve sebepten dolayı bu kabiliyetini kaybedebilir. Bunu şu hadislerden anlıyoruz:
"İnsanlar, şirk ve küfürden temiz bir halde (tevhîd dini üzere) yaratıldı, fakat şeytanlar onları aldatıp şirke düşürdü."37

"Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar."38
insan ruhu aslî saflığını ve taharetini muhafaza etmesi halinde, küllî ruhun aydınlatmasına (işrâk) istidatlı, ondan aklın kavrayabileceği suretleri almaya kabiliyetlidir. Lâkin bazı ruhlar bu dünyada kendisine arız olan muhtelif hastalıklar ve çeşitli sebeplerden ötürü hakikatleri idrak edemez bir hale gelir. Bazıları da aslî sıhhatini korur, bozulmaz. Böylece kabiliyetini kaybetmez. Bunlar vahiy alma kabiliyeti olan, mucizeler gösteren, bu kevn ve fesâd (içinde yaşadığımız oluş ve bozuluş dünyası) âleminde tasarrufa muktedir olan nebîlerin ruhlarıdır. Bu ruhlar aslî sıhhati üzere kalabilmiş, arızî illet ve marazî unsurlarla mizaçları bozulmamıştır. Bu sebeple nebîler insanları fıtratlarındaki temizliğe çağıran ruh doktorlarıdır.

Hasta ruhlar bu süflî dünyada muhtelif mertebeler oluşturur. Bunlardan bir kısmı birazcık dahi olsa mevki-makam hastalığına yakalanmış, hafızalarına nisyan (gaflet ve unutma) bulutları çökmüş olmasına karşın devamlı öğrenmekle meşguldürler. Bu şekilde aslî sıhhatlerini talep ederler ki, bu gruba dahil olanlar az bir tedavi ile iyileşir, çok az bir tezekkürle nisyan bulutlarını dağıtırlar.
Bazıları da ömürleri boyunca ilim öğrenirler. Günlerini ilim tahsili ve birtakım nazariyeleri tetkik etmekle geçirirler. Fakat mizaçları bozuk olduğundan hakikatleri anlayamazlar. Çünkü mizaç bozulunca ilâç fayda vermez.
Diğer bir grup da, hatırlayıp unuturlar, riyazetle nefislerini yıpratırlar. Bu surette birazcık nur, az bir aydınlanma elde edebilirler. Bu tür mertebeler nefislerin dünyaya meyletmesinden, fâni meşguliyetler içinde boğulup gitmesinden meydana gelir.

Ruhların hastalanması veya sıhhat bulması kuvvetlilik-zayıflılık derecesine göredir.
İşte bu hastalıklar giderilirse, ruhlar ledün ilminin mevcudiyetini kabul ve itiraf ederler, fıtratlarının temiz ve saf olduğunun farkına varırlar.
Ruhlar, bu kesif bedene arkadaşlık etmekle ve hakikatlere perde olan bu zulmânî âlemde ikamet etmekle hastalanmış, gerçeği göremez olmuştur.
Halbuki ruhlar, ilim öğrenmekle olmayan bir ilmi [ilm-i ma'dûm] icat etmek, mevcut olmayan bir aklı [akl-ı mefkûd] meydana getirmek istemiyor; bilakis bedenî süslere yönelmek, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak ve onu düzene koymak gibi birtakım meşguliyetler sebebiyle kendisine arız olan hastalığı gidermek, yaratılışlarında mevcut olan aslî ilme dönmek istiyorlar.
Nasıl ki çocuğunu seven şefkatli bir baba, çocuğunun bakımı, terbiyesi gibi işlerle uğraştığında diğer işleri unutursa, ruh da fazla sevgi ve şefkatinden dolayı bedene yönelmekte, onun onarımı, korunması, ihtiyaçlarının teminiyle uğraşmakla zayıf, bitkin düşmesi sebebiyle dünya denizinde boğulmaktadır.


İşte bu yüzden ruhlar, kaybettiğini bulmak, unuttuğunu hatırlamak için taallüme (çalışarak öğrenmeye) ihtiyaç duymaktadırlar.
Taallüm, ruhun kendi aslî cevherine yönelmesi, saadete ulaşmak ve kemale ermek için kendisinde kuvve halinde mevcut olan şeyleri fiile çıkarmasıdır.
Ruhlar, aslî cevherlerindeki hakikatlere tek başına ulaşamayacak kadar zayıf düşerlerse, âlim, fâzıl, müşfik bir muallime bağlanır, yardım için ona sığınırlar ki arzuladıkları şeye nail olabilsinler. Tıpkı, kendisini tedavi etmeyi bilmeyen, fakat sıhhatin arzu edilen, güzel bir şey olduğunun farkında olan bir hastanın müşfik bir tabibe başvurarak halini arzetmesi ve ona tedavisi için sığınması gibi.
Biz, baş (akıl) ve göğsünden (kalp) istisnaî bir hastalığa yakalanmış olan bir âlim tanıdık ki, hastalığının devam ettiği zaman zarfında, ömrü boyunca öğrendiklerini unuttu, hafızasında olan her şey birbirine karıştı. Bu âlim şifa bulup da sıhhatine kavuştuğunda unutkanlığı gitmiş, hastalık günlerinde unutmuş olduğu malûmatları tekrar hatırlayabilmişler. Bu olaydan anlıyoruz ki, bilgiler yok olmazlar, unutulurlar.
Bilgilerin yok olması [mahv] ile unutulması [nisyan] arasında fark vardır. Mahv, nakış ve izlerin hafızadan tamamen silinmesi, nisyan ise, gün ortasında güneş ışıklarının bulutlar tarafından perdelenmesi ve ortalığın güneş batmışçasına kararması gibi, hafızadaki nakışların gizlenmesidir.
Öyleyse ruhun taallümle meşgul olması, yaratılıştaki temizliğine ve fıtratına dönmesi için, kendisine arız olan hastalığı defetmeye çalışmasından başka bir şey değildir.
Ey kardeşim, ruhun cevher ve hakikatini, taallümün sebep ve gayesini anladıktan sonra bilmiş ol ki hasta ruh bir şey öğrenmeye, ömrünü ilim tahsili için harcamaya ihtiyaç duyar.
Hastalığı hafif, derdi az, uğradığı belâ önemsiz, nisyan bulutu ince, mizacı sağlam olan ruh, fazlaca taallüme ve bu uğurda uzun müddet yorulmaya ihtiyaç duymaksızın birazcık tefekkür ile aslına döner, kendi hakikatine yönelir ve sırlarına vâkıf olur. Böylece onda kuvve halinde olan şeyler fiile çıkar. Fıtratındaki hallerle bezenir. Bu suretle kemale ermiş, kısa zamanda pek çok şey öğrenmiş ve bunları en güzel şekilde ifade eden bir âlim olmuş olur. Bu ruh, küllî ruha yönelerek aydınlanır. Cüz'î ruha yönelerek feyiz saçar. Aşk yoluyla aslına benzeyerek, haset ve kin damarlarını koparıp atar. Dünyanın fuzûlî ve lüzumsuz süslerinden yüz çevirir.

İşte bu mertebeye eren nefis hakikati bilmiş, kurtuluşa ermiştir ki bütün insanlar için arzu edilen mertebe budur.


LEDÜNNÎ İLMİN HAKİKATİ VE LÜZUMU

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilham nurunun sirayetinden ibaret olan ledün ilmi ruhun arınmasından sonra meydana gelir. Nitekim,
"Nefse ve onu düzeltip olgunlaştırana andolsun"39 Şems 91/7.
âyeti buna işaret etmektedir.
Ruhun aslına dönüşü üç şeyle olur:
a. Bütün ilimleri tahsil etmek, aşk ve şevk ile onlardan bolca nasiplenmiş olmakla.
b. Gerçek bir riyazet ve sağlam bir murakabe ile. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurur:
"Kim ilmi ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir."40
"Kim Allah'a kırk gün ihlâslı bir şekilde kulluk ederse Allah Teâlâ hikmet pınarlarını onun kalbinden lisanına akıtır."41
c. Tefekkür ile. Çünkü ruh, ilim öğrendikten, riyazetle meşgul olduktan sonra sistemli bir şekilde tefekkür ederse ona gayb kapısı açılır. Nasıl ki, ticarî usullere riayet ederek malının-pazarlamasını yapan bir tüccara kazanç kapısı açılır ve bu şartlara aykırı hareket eden tacir hüsrana uğrar, iflâs ederse, aynı şekilde bir mütefekkir doğru yolda giderse kalbine gayb âleminden bir pencere açılır. Böylece bu kişi, ilhamla desteklenen kâmil bir âlim olmuş olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v),
"Bir saatlik tefekkür, altmış senelik -nafile- ibadetten hayırlıdır"42 buyurmuştur.
Tefekkürün şartlarını başka bir risalemizde anlatacağız. Çünkü tefekkürün izahı, keyfiyeti, hakikati çok mühim olduğundan uzun açıklamalara ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesi de Allah'ın inayetiyle olur.
Biz şu anda bu risaleyi bitiriyoruz. Buraya kadar olan açıklamalarımız erbabına yeter. Allah kime nur vermemişse onun nuru yoktur. Allah müminlerin dostu ve yardımcısıdır.
Salât ve selâm efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun.
Allah bize yeter, o ne güzel vekildir. Güç ve kuvvet ancak Allah Teâlâ iledir. Her an güvencim O'nadır.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur.

Bibliyografya ve dipnotlar konulmamıştır. Dileyen kitabın aslına müracaat edebilir.

www.gazali.net

26 Aralık 2010 Pazar

Ledün Risalesi - 3 -

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık

...
İLİM TAHSİLİNİN YOLLARI


Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler iki yolla elde edilir. Bunlardan birincisi insanî, diğeri rabbânî öğrenimdir.
1. İnsanî Öğrenim
Bunun belli bir yolu ve mesleği vardır. Bu da iki türlü olur.
Birincisi, haricî faktörlerle yani öğrenme ile elde edilir.
Diğeri ise dahilî faktörlerle yani tefekkürle meşgul olmakla tahsil edilir.
Tefekkür ile "taallüm" [öğrenme] eşdeğer olup, taallüm bir kişinin herhangi bir âlimden istifade etmesidir. Tefekkür ise insan ruhunun "küllî ruh "tan istifadesidir. Küllî ruh tesir ve tâlim bakımından bütün âlim ve akıllılardan çok daha üstündür.
İlimler, toprağa gömülü tohum, okyanus dibindeki mücevher ve maddedeki cevher gibi ruhlarda kuvve halinde vardır. Taallüm, bu cevherin kuvveden fiile çıkması için çalışmaktır. Tâlim ise onun kuvveden fiile çıkmasıdır. Bunun içindir ki talebenin ruhu, muallimin ruhuna benzer, belli bir oranda ona yaklaşır.
Âlim, faydalandırma bakımından bir çiftçi gibidir. Talebe istifade etme açısından toprağa, ilim ise kuvve halindeki tohuma ve her an büyüyen fidana benzer. Talebe ilimde kemale erdiğinde meyveli bir ağaç ve okyanustan çıkartılmış bir mücevher gibi olur.
Beden? kuvvetlerin ruha galebe çalmasıyla öğrenim süresi uzar, bu iş çok meşakkatli bir hal alır. Eğer akıl nuru hevâ ve heveslere galip gelirse talebenin birazcık tefekkürü dahi onu birçok öğrenim zahmetinden kurtarır. Akıl nuruyla aydınlanmış ruh, âtıl (hareketsiz), tembel ruhların bir yılda kavrayamayacağı hakikatleri bir saatlik tefekkürle elde edebilir.
Demek ki bazı insanlar ilimleri taallümle, bazıları da tefekkürle öğreniyorlar. Fakat taallüm için de tefekkür şarttır. Çünkü insan cüz'î ve küllî şeylerin hepsini, bütün ilimleri taallümle elde etmeye kadir değildir. Bilâkis taallümle elde ettiği bazı şeyleri tefekkürle çoğaltır. Malûmdur ki nazarî ilimlerin ve amelî sanatların pek çoğu hükemânın keskin zekâsı ve de üstün dehasıyla, fazlaca tâlim olmaksızın ortaya konmuştur.
İnsanlar kendisine öğretilen bilgiler ışığında haricî bilgileri kavrayamamış olsaydı, insanoğlunun ilminin tamamlanması hayli uzar, kalplerdeki cehalet karanlığı devam ederdi. Zira insan cüz'î ve küllî meselelerin hepsini taallümle öğrenemez. Bilakis bunların bazısını tahsil yoluyla, bir kısmını da görgüyle öğrenip, akıl yoluyla bunlardan çıkarımlar yapar.

Nitekim âlimler bu şekilde hareket etmişler ve ilmî disiplinler böylece temellenmiştir. Meselâ bir mühendis, ömrü boyunca ihtiyaç duyacağı mesleğiyle alâkalı bilgilerin hepsini değil, sadece genel kaideleri öğrenir, tâli meseleleri kıyas ve tefekkürle halleder.
Keza bir tabip hastalıkların tedavi ve ilâcını bütün teferruatıyla öğrenmeyip, hastanın mizacını göz önünde bulundurarak, genel prensiplerin ışığında hastalığı tedavi eder.
Yine aynı şekilde müneccim nücûm ilminin umumi kaidelerini öğrenip, bu minval üzere düşünerek yıldızlara dair muhtelif hükümler çıkarır.
Fakih ve edipler de bu yolu takip ederler. Hatta bu durum çeşitli sanatlarda kullanılan âletlerin icadında da böyledir.
Meselâ, bir kişi bilgi hamurunu tefekkürle yoğurarak çalgılı aletlerden biri olan udu yapmış, başka birileri bundan yola çıkarak muhtelif çalgı aletleri geliştirmiştir.
Kısaca diyebiliriz ki bedenî ve nefsanî sanatların başlangıcı taallümle, bunların mürekkeb (bileşik) bir hale gelmesi tefekkürle olmuştur.
Fikir kapıları ruha açıldığı zaman insan arzuladığı şeyi bilgi ve sezgi yoluyla nasıl elde edebileceğini bilir. Binaenaleyh insanın gönlü açılır, basireti artar. Bu nedenle fazla uğraşmaksızın ve yorulmaksızın ruhunda kuvve halinde bulunan şeyleri fiile çıkarır.


2.- Rabbânî Öğrenim
Rabbânî öğrenim de iki kısımda incelenir:
1. Vahiyle Öğrenim. Ruh kemale erdiği zaman bazı hırs ve fâni emeller gibi beşerî kirler yok olur. Böylece ruh yüzünü asıl menşeine yani Allah Teâlâ'ya çevirir, bütünüyle onun cömertliğine, inayetine ve nurunun feyzine güvenir.
Allah Teâlâ, bu vasıfları haiz ruha inayet ve rahmetinin en güzeliyle tam olarak yönelir. Ona ilâhî bir nazarla baktığı için onu kendisine âdeta üzerine bütün ilimleri nakşettiği bir levha edinir. Böylece "küllî akıl" muallim, bu "kudsî ruh" da onun talebesi olmuş olur. Bu suretle kudsî ruh hiçbir taallüm ve tefekkür olmaksızın bütün ilimleri öğrenir. Allah Teâlâ'nın,
"Sana bilmediklerini öğretti"26 Nisa 4/113.
şeklindeki beyanı bu gerçeği doğrular mahiyettedir.
O halde nebîlerin ilmi diğer insanların ilmine nazaran daha üstündür. Çünkü onların ilmi hiçbir vesile ve vasıta olmaksızın doğrudan doğruya Allah Teâlâ'dan hâsıl olmuştur.
Hz. Âdem ile melekler arasındaki kıssa, meseleye açıklık getirir mahiyettedir. Bilindiği üzere melekler ömürleri boyunca ilim öğrenmişler, birçok ilmî hakikatleri bulmuşlar hatta mahlûkatın en âlimi, mevcudatın en arifi olmuşlardı.
Oysaki Hz. Âdem (a.s) hiçbir ilmi bilmiyordu. Çünkü, o âna kadar herhangi bir muallimle karşılaşmamış, ilim tahsil etmemişti. Bu sebeple melekler büyüklük tasladılar, gururlanıp kibirlenerek,
"Biz seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz"27 Bakara 2/30.
dediler. Eşyanın hakikatini bildiklerini söylediler. Âdem (a.s) ise kalbinden bütün mükevvenatı kovmuş bir vaziyette halikın kapısını çaldı, ondan yardım diledi. Allah Teâlâ da Âdem'e (a.s) bütün isimleri öğretti ve meleklere eşyayı göstererek,
"Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana söyleyin" 28 Bakara 2/31. dedi. Bunun üzerine meleklerin Âdem'in (a.s) yanındaki dereceleri azaldı. Melekler, ilimlerinin yetersizliğini fark ettiler. Gurur tekneleri kırıldı ve acz denizinde boğuldular. Rablerine,
"Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur dediler."29 Bakara 2/32. Allah Teâlâ da Âdem'e (a.s) hitaben,
"Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere söyle/"dedi. Âdem de (a.s) ilmin sırlarını ve işin hakikatini onlara anlattı."30 Bakara 2/33.

Böylece akl-ı selim olanlar indinde kaynağını vahiyden alan gaybî ilmin, kesbedilen ilimden daha efdal, daha mükemmel olduğu anlaşıldı.
Vahyî ilim nebilerin mirası, resullerin hakkıdır. Efendimiz Hz. Muhammed'den (s.a.v) sonra vahiy kapısı kapanmış olup, bu sebeple ona "hâtemü'l-enbiyâ" denmiştir. O, Arap ve Acem'in en fasihi, insanların en âlimidir. Bu hususla ilgili Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:
"Beni rabbim terbiye etti, edebimi ne güzel eyledi" 31
"Ben sizin içinizde Allah Teâlâ'yı en iyi bilen ve O'ndan en çok korkanınızım."32
O, insanî tâlim ve taallümle meşgul olmaksızın ilimleri rabbânî öğrenimle elde etmiş olduğundan onun ilmi en mükemmel, en kuvvetli ve en üstün idi. Allah Teâlâ buna işaretle,
. "Ona müthiş kuvvetlere sahip olan öğretti" 33 Necm 53/5.
buyurmuştur.
2. İlhamla Öğrenim. İlham, küllî ruhun saflığına, kabiliyetine, istidadına göre insan ruhunu uyarmasıdır. O vahyin kısmî bir yansımasıdır. Vahiy, gaybî hallerin ayan beyan tezahür etmesi olup, ilham ise gaybî şeylere kapalı bir tarzda işaret edilmesidir. Vahiyden hâsıl olan ilme nebevî ilim, ilhamdan hâsıl olan ilme de ledünnî ilim denir. Ledün ilmi, gayb lambasından ışıyan latif, saf ve cilâlı bir kalbe düşen ziya gibidir ki, Allah Teâlâ ile ruh arasında hiçbir vasıta olmaksızın elde edilir.
Bütün ilimler "küllî ruh" tarafından malûmdur ve onda mevcuttur. "Küllî akıl", "küllî ruh"tan daha üstün, daha mükemmel, daha kuvvetli olup Bârî-i Teâlâ'ya daha yakın olduğu için küllî ruhun, küllî akla nisbeti, Havva'nın Âdem'e nisbeti gibidir. Küllî ruh da sair mahlûkata nis-beten daha azîz, daha latîf ve daha üstündür.
Bu sebeple küllî aklın feyiz saçmasıyla vahiy, küllî ruhun aydınlatmasıyla da ilham doğar. Öyleyse vahiy enbiyanın süsü, ilham evliyanın ziynetidir. Nasıl ki ruh akıldan, velî nebîden derece bakımından aşağı ise, ilham da vahiyden aşağı bir mevkide yer alır. İlham vahye nisbetle zayıf, rüyaya nisbetle kuvvetlidir. Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki gerçek ilim enbiya ve evliyanın ilmidir.
Vahiy resullere mahsus olup Âdem, Musa, İbrahim, Muhammed vb. resullere (aleyhimüs-selâm) vahiy gönderilmiştir.
Nübüvvet ile risâlet arasında fark vardır. Nübüvvet, kudsî ruhun malûmat ve mahlûkatın hakikatini bilebilmesidir. Risâlet ise, bu hakikatleri ehline yani faydalanmak isteyen ve buna kabiliyeti olan insanlara tebliğ etmektir. Bâzan ruhlardan biri tevâfuken bu hakikatleri elde edebilir, fakat birtakım sebep ve özürler nedeniyle bunları tebliğ edemez.
Ledünnî ilim, Hz. Hızır'da (a.s) olduğu gibi nübüvvet ve velayet ehline mahsustur. Allah Teâlâ bunu haber vererek,
"Ona tarafımızdan bîr ilim öğrettik" 34 buyurmaktadır. Kehf 18/65.
Emîrü'l-mü'minîn Hz. Ali b. Ebû Tâlib (r.a) şöyle demiştir:
"Dilim ağzıma konulunca kalbimde bin tane ilim kapısı açıldı. Her bir kapının da bin tane kapısı vardı."
Yine Hz. Ali, bir başka sözünde şöyle der:
"Benim için bir minder konsa ve ben onun üzerine otursam Tevrat ehline Tevrat'larıyla, İncil ehline İncil'leriyle, Kur'an ehline Kur'ân'larıyla hükmederdim."
İşte bu öyle bir mertebedir ki ona insanî öğrenimle nail olmak mümkün değildir. Yalnızca kendisine ledün ilmi verilenler buna erişebilir.
Yine Hz. Ali (r.a),
"Hz. Musa zamanından beri Tevrat'ın şerhinin kırk yük olduğu anlatıla gelir. Eğer Allah Teâlâ bana izin verseydi, sadece Fâtiha'nın elifinin şerhi kırk yük olurdu" demiştir. İlimlere bu derece vukûfiyet ancak ilâhî, semavî ve ledün-nî bir yolla olabilir.
Allah Teâlâ bir kula hayır dilerse kendisi ile onun arasındaki perdeyi kaldırır. Bu şekilde birtakım kevnî sırlar o kula aralanır ve bunların mânaları o kişinin zihnine nakşedilir. O da bu hakikatleri, Allah'ın dilediği kullara açıklar.
Hikmetin hakikatine ledün ilmiyle ulaşılır. Bu mertebeye ermeyen insan hikmet sahibi olamaz. Çünkü hikmet Allah vergisi olup hakkında şöyle buyurulmuştur:
"Allah hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çokça hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar." 35 Bakara 2/269.
Ledün ilmine nail olanlar birçok ilmi tahsil etmekten, insanî öğrenimin zahmetlerinden kurtulurlar. Az öğrenip çok bilirler, az yorulup çok istirahat ederler.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki, vahyin kesilmesiyle risâlet kapısı kapanmıştır. Hakikat ortaya konduktan, din tamamlandıktan sonra insanların resûl gönderilmesine zaten ihtiyacı kalmamıştır. Bu konuda Allah Teâlâ,
"Bugün sizin dininizi tamamladım" 36 Mâide 5/3 (Bu âyet-i kerime en son inen ahkâm âyeti olup Vedâ haccının arefesinde nazil olmuştur).
buyurmuştur.
İnsanların ihtiyacı olan bütün ilimler açıklandıktan sonra resul gönderilmesi hikmete aykırıdır.
Küllî ruhun nuru insanları aydınlatmaya devam etmekte olup, ilham kapısı kapanmamıştır. Çünkü insanların daima yardıma ve uyarılmaya ihtiyacı vardır. İnsanlar her an vesveselere kapıldıkları ve şehvete düştükleri için, davet ve risâlete değil, uyarılmaya muhtaçtırlar. Bu sebeple Allah Teâlâ mucizevî nitelikte olan vahiy kapısını kapamış, hayatın idamesini kolaylaştırmak maksadıyla rahmetinin tecellisi olan ilham kapısını açık bırakmıştır.
Böylece Allah Teâlâ lütfunu ve dilediği kimseleri hesapsız rızıklandırdığını anlamaları için kulları arasında dereceler takdir etmiştir.

devamı...

www.gazali.net

21 Aralık 2010 Salı

Ledün Risalesi - 2 -

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık

...
İLMİN KISIMLARI


Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, şer'î yani dinî ve aklî olmak üzere ikiye ayrılır. Fakat hakiki âlimler nazarında şer'î ilimlerin çoğu aklî, aklî ilimlerin çoğu da şer'îdir. Eşyayı bu şekilde kavramak için nuranî bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Nitekim Allah Teâlâ,
"Allah bir kimseye nur vermemişse, artık onun nurdan nasibi yoktur"21 Nûr 24/40.
buyurmuştur.


1-Şer'î İlimler
Şer'î ilimler iki kısma ayrılır: a-Aslî ilimler [ilm-i usûl] b-Fer'î ilimler [ilm-i fürû]
a. Aslî İlimler
Bunlar da üç kısma ayrılır:
1. Tevhîd İlmi. Bu ilim Allah Teâlâ'nın zatını ve sıfatlarını araştırır. Ayrıca nebîlerin sîretini, imam ve sahâbîlerin yaşantılarını inceler. Hayat, ölüm, kıyamet, ölümden sonraki diriliş, haşir ve rü'yetullah gibi âkaid meselelerine açıklık getirmeye çalışır. Bu ilimle meşgul olan âlimler, önce Kur'ân-ı Kerîm'den âyetlere, sonra sırasıyla hadislere, aklî delillere ve kıyasî burhanlara dayanırlar.
Kelâmcılar, mutasavvıflar vb. zümreler, adî ve cedelî kıyasın öncüllerini, cevher, araz, delil, nazar, istidlal, hüccet gibi terimleri mantıkçılardan almışlar, fakat yerli yerinde kullanmamışlardır. Her biri bu kavramlara muhtelif mânalar yüklemiş ve hatta "cevher" kavramı hüke-mâ nazarında farklı, mutasavvıflar ve kelâmcılar nezdinde farklı bir şeyi ifade eder hale gelmiştir. Bu risale ile maksadımız, zümrelere göre lafızların mânasını araştırmak olmadığı için bu konuyu uzatmayacağız.
Tevhîd ilmi ve kelâmla uğraşan âlimlere "mütekellimîn" ismi verilir. Tevhîd ilmi, kelâmî meseleleri de içerdiğinden, daha çok kelâm ilmi olarak bilinir.
2. Tefsir İlmi. Kur'ân-ı Kerîm eşyanın (var olan şeylerin) en muazzamı, en yücesi, en azizi, en açık olanıdır. Bununla birlikte onda her aklın kavrayamayacağı birtakım müşkül noktalar vardır ki onları ancak Allah Teâlâ'nın "fehim" [ince kavrayış] verdiği kimseler anlayabilir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurur:
"Kur'an'ın her âyetinin bir zahiri, bir de bâtını vardır, ayrıca her bir bâtının da yedi -veya dokuz- bâtını vardır."22
Kur'an harflerinden her birinin bir anlamı, her anlamının da işaret ettiği bir şey vardır.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bütün ilimler ile görünen görünmeyen, büyük küçük, aklî ve hissî mevcudattan haber vererek, "Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır"23 En'âm 6/59.
buyurmakta ve, "Aklıselim olanlar O'nun âyetlerini derinlemesine düşünsünler ve ibret alsınlar"24 Sâd 38/29. diyerek insanları tefekkür ve tezekküre davet etmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'in tefsir edilmesi zor bir iş olduğundan hiçbir müfessir tam olarak onun hakkını verememiş, gizli sırlarını çözememiştir. Evet, bütün müfessirler gücü yettiği, aklı erdiği, ilimlere vukûfiyeti nisbetinde onu izaha çalışmışlar, fakat hiçbiri kâmil mânada hakikati söyleyememişlerdir.
Tefsir ilmi, aslî, fer'î, şer'î ve aklî ilimlere kılavuzluk eder. Müfessir, Kur'an'a lügat, istiare, lafızların terkibi, nahiv [gramer] kaideleri, Arapların örf ve âdetleri, ehl-i hikmetin fiilleri, mutasavvıfların sözleri cihetinden bakmalı ki onun tefsirinin hakikatine yaklaşmış olsun. Müfessir Kur'an'a tek yönden bakmakla yetinir ve bir tek ilme göre açıklama cihetine giderse onun sırrını çözemez. O müfessire ilmî ve imanî delilleri izah etmek gerekir.
3. Hadis İlmi.
Hz. Muhammed (s.a.v) Arap ve Acem'in en fasihidir. O, Allah Teâlâ tarafından kendisine vahyedilen bir muallim, aklı ile ulvî ve süflî meselelerin hepsini kavrayan, her sözü hatta her kelimesi esrar okyanuslarını ve rumuz hazinelerini ihata eden bir zat idi. Bu sebeple ondan gelen haber ve hadislerin bilinmesi ve izahı çok mühimdir.
Bir kişi nefsini şeriata tâbi kılıp edeplendirmeden, şeriatın ölçüleriyle kalbindeki sapıklıkları zail etmeden Hz. Peygamberin (s.a.v) sözlerini hakkı ile kavrayamaz.
Eğer bir kişi tefsir ilmi ve hadislerin te'vili hakkında konuşmak, sözlerinde isabetli olmak istiyorsa, lügat ilmini tahsil etmeli, nahiv ilminde derinleşmeli, î'rab [cümle çözümlemesi] sahasında uzman olmalı, sarf ilmine vâkıf olmalıdır.

Çünkü lügat ilmi, diğer ilimlerin tahsili için bir basamak ve merdiven mesabesinde olup, onu bilmeyen kimse başka ilimleri öğrenemez. Şüphesiz yüksek bir yere çıkmak isteyen kimsenin önce merdiveni kurması gerekir. Demek ki ilim tahsil etmek isteyen kişinin lugâvî kaideleri bilmesi şarttır.
Lügat ilminin tahsilinde önce edatlar, sonra mücerred ve mezîd fiiller öğrenilir. Bu ilimle meşgul olanlar Arap şiirini, özellikle de bunlardan Câhiliye devrine ait olanları incelemelidir. Çünkü bu şiirler, insanın ufkunu genişletmesi ve ruhunu okşamasının yanı sıra fesahat ve belagat açısından büyük önem arzeder.
Bunlara ilâveten nahiv ilminin de öğrenilmesi lâzımdır. Çünkü lügat ilmi için nahiv bilgisi; altın ve gümüş için mihenk taşı, felsefe için mantık, şiir için aruz, kumaş için metre, tahıl için ölçek mesabesindedir. Malûmdur ki ölçülmeyen bir şeyin eksik veya fazla olduğu bilinemez.

Lügat ilmi hadis ve tefsir ilimlerine giden bir yol, tefsir ve hadis ilimleri de tevhîd ilmine varmada birer kılavuz gibidirler. İnsanların felaha ermesi, âhiret korkusundan kurtuluşu ancak tevhîd ilmiyle mümkündür.
b. Fer'î İlimler
İlimler ya nazarî olur ya da amelî olur ki, aslî ilimlere nazarî ilimler, fer'î ilimlere de amelî ilimler denir.
Fer'î ilimler üç kısma ayrılır:
1. Hakkullah. İnsanın Allah Teâlâ'ya karşı vazifelerinden yani ibadetlerden bahseden ilimdir. Taharet, salât, zekât, cihad, hac, zikirler, bayram namazları, çeşitli farzlar ve nafileler bu gruba girer.
2. Hakku'l-ibâd. İnsanın insana karşı vazifelerinden, hak ve hukuktan, örf ve âdetlerden bahseden ilimdir. Muamele ve muâkade [sözleşme] olmak üzere iki sahada cereyan eder.

Âlım-satım, ortaklık, bağış, borç verip alma, kısas ve diğer cezalar "muamelât"; nikâh, talâk, köle edinme ve azat etme, miras gibi sözleşmeler "muâkadat" kısmına girer.
Hakkullah ve hakku'l-ibâd olarak nitelendirdiğimiz, insanın Allah'a ve insanın insana karşı durumundan bahseden ilimlerin bu iki kısmına "fıkıh" denir. Fıkıh herkes için gerekli, faydalı bir ilimdir.
3. Hakku'n-nefs [Ahlâk İlmi]. Ahlâk ya kötü huylardır ki bunların terk edilmesi gerekir yahut iyi huylardır ki bunları elde etmek, ruhları bu güzel huylarla tezyin etmek lâzımdır. İyi ve kötü huyların hepsi Allah Teâlâ'nın kitabında ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) hadislerinde zikredilmiş olup, iyi ahlâk sahibi olan kimselerin cennete gireceği bildirilmiştir.25
"Kıyamet günü bana en sevgili ve en yakın olanınız ahlaken en güzel olanınızdır" (bk. Tirmizî, Birr, 71).


2.- Aklî İlimler
Aklî ilimlerin öğrenimi güç olup bunlarda hataya düşmek mümkündür. Bunlar da üç aşamada incelenir:
1. Riyazî ve mantıkî ilimler birinci aşamayı oluşturur.
Riyazî ilimlerden olan hesap ilmi [aritmetik] sayılarla, hendese ilmi [geometri] şekil ve oranlarla uğraşır. Coğrafya, astronomi ve astroloji ilimleri de riyazî ilimler kategorisine girer.
Yıldızların durumunu gözetleyerek mahlûkların talihlerine dair hükümler çıkaran nücûm ilmi ile sesleri inceleyen mûsiki ilmi de bunlara dahildir.
Mantıkî ilimler ise tasavvur ile idrak edilebilir eşyanın tarifini ve genel çerçevesini inceler, deney ve gözlemle elde edilmiş bilgileri burhan ve kıyaslar doğrultusunda araştırır.
Mantık ilmi -metodolojik olarak- önce kavranılan, sonra sırasıyla konu ve yüklemleri, önermeleri, kıyas ve kıyasın bölümlerini tetkik eder ve mantığın gayesi olan sonuca varır.
2. Bu aşamayı tabii ilimler oluşturur. Bu ilimlerle meşgul olanlar mutlak cismin mahiyetini, âlemi oluşturan unsurları, cevher ve arazları, hareket ve sükûnu, gök cisimlerinin durumunu, müessir ve müteessir şeyleri inceler.
Bundan başka mevcudatın mertebelerini, ruh ve mizaçların kısımlarını, duyuların kemiyetini, mahsûsatın (hissedilenlerin) nasıl doğru anlaşılabileceğinin keyfiyetini araştırır.
Sonra bu ilim hekimlik bilgisini, bedenlere sirayet eden hastalıkları, bu hastalıkların tedavisini ve bu tedavide gerekli olan ilâçları araştıran tıp ilmini incelemeye sevk eder. Ayrıca tabii ilimlerin bir kısmını da ulvî eserler ilmi (ilm-i âsâr-ı ulviyye), madenler ilmi ve eşyanın özelliklerini tanımak oluşturur.
Bir de kimya ilmi vardır ki içinde maraz taşıyan maddeleri ve madenlerin organik dokusundaki boşlukları inceler.
3. Bu aşamadaki ilimler diğerlerine göre üstün bir mevkîye sahiptir. Bu ilimler önce mevcudatı, bunların vacip ve mümkün olarak taksimini, sonra yüce yaratıcının zâtını, sıfatlarını, fiillerini, emirlerini, hükümlerini ve bunların ne şekilde yürüdüğünü, mevcudatın yaratılışını tetkik etmesinin yanı sıra ulvî varlıkları, cevherleri, selîm akılları, kâmil ruhları, melek ve şeytanları araştırır.
Ayrıca nebîlerin mucize ve kerametlerini, mukaddes ruhların hallerini, uyku ve uyanıklık durumlarını inceler. Tılsım ve büyü de bu ilimlerin bölümlerindendir.
Tabii ilimlerin tafsilâtı ve dereceleri pek çok olup uzun izahlara ihtiyaç vardır. Lâkin biz bunlara kısaca temas etmenin yerinde olacağını düşündük.



TASAVVUF İLMİ


Ey kardeşim, bilmiş ol ki, aklî ilim mahiyeti itibariyle müfred (yalın) olup, mürekkeb (bileşik, zahirle bâtının, bilgi ile amelin, akıl ile kalbin birleştiği) ilim bundan doğar. Mürekkeb ilim tasavvuf ilmidir ki, bu ilim diğer ilimleri ihtiva eder.
Tasavvuf ilmi, mutasavvıfların kullandığı vakt, semâ, vecd, şevk, sekr, sahv, ispat, mahv, fakr, fena, velayet ve irade gibi hallerden ve bu ilmi tahsil eden mürşid ve müridlerin sıfat, makam ve hallerinden bahseder.
Biz bu risale ile ilimleri ve kısımlarını özet bir şekilde saymayı murad ettiğimiz için yapılan açıklamaları yeterli görüyoruz. Bu ilimlerden başka bir kitabımızda bahsedeceğiz. Ayrıca konu hakkında ayrıntılı bilgiye ihtiyaç duyan kimseler diğer kitaplara müracaat edebilirler.
İlimlerin kısım ve adetlerine dair söylediklerimizden sonra yakînen bilmiş ol ki bu ilimlerin iyice anlaşılması için birtakım şartlar gerekir. Biz şimdi bu şartları ve ilim tahsilinin yollarını açıklayacağız.

devamı...

www.gazali.net

16 Aralık 2010 Perşembe

Ledün Risalesi - 1-

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık


MUKADDİME

Hamd, has kullarının kalplerini velayet nuruyla süsleyen, güzel inayetiyle onların ruhlarını terbiye eden, irfan sahibi âlimlere dirayet anahtarlarıyla tevhîd kapısını açan Allah'a mahsustur.
Salât ve selâm, hak yolun davetçisi, ilâhî ahkâmın bekçisi, ümmetine hidayeti gösteren, bütün resullerin efendisi, efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun!...
Ey kardeşim, bilmiş ol ki, dostlarımdan biri bana ledün ilmini inkâr eden bir bilginden bahsetti. Bu ilim ki, güzide mutasavvıflar ona itimat ederler, bu ilmi diğer ilimlerden daha üstün görürler. Bu ilmin peyderpey öğrenilmiş, çalışarak elde edilmiş kesbî ilimlerden daha güvenilir, daha sağlam ve kuvvetli olduğunu söylerler.

Bu bilgin şöyle diyormuş: "Mutasavvıfların ledün ilmini bir türlü anlayamıyorum. Dünyada bir tek kişinin dahi çalışma ve öğrenme olmaksızın düşünce ve kalbî idraki ile hakiki ilimden bahsedebileceğini zannetmiyorum!"
Dostuma dedim ki:
"Bu adam ilim tahsilinin yollarını anlamamış, insan ruhunun mahiyetini, vasıflarını, gaybî işaretleri ve melekûtî ilimleri nasıl aldığını idrak etmemiştir."
Dostum da bana dedi ki:
"Evet, bu adam; 'İlim yalnız fıkıh, tefsir ve kelâmdan ibarettir. Bunların ötesinde başka bir ilim yoktur. Bu ilimler de çalışıp öğrenmeden dinde derinleşme olmaksızın elde edilemez' diyor" dedi.
Ona dedim ki:
"Peki, öyleyse tefsir ilmi nasıl öğrenilecek? Kur'ân-ı Kerîm her şeyi kuşatan derin bir okyanustur. Onun bütün mânaları ve tefsirinin hakikatleri halk arasında şöhret bulmuş kitaplarda yazılı değildir. Bilakis tefsir ilmi bu iddia sahibinin bildiklerinden başkadır." Dostum dedi ki:
"Bu adam, halk arasında meşhur olmuş Kuşeyrî,1 Sa'lebî2 ve Mâverdî'ye3 ait tefsir kitaplarının haricindeki tefsirlere kıymet vermiyor."
Dedim ki:
"Bu adam hakikat yolundan uzaklaşmıştır. Nitekim Sülemî4, tefsirinde, diğer tefsir kitaplarında zikredilmemiş olan, muhakkiklerin sözlerinden daha tahkike dayalı olanlarını toplamıştır. Bana öyle geliyor ki ilmi, yalnız fıkıh, kelâm ve tefsirden ibaret sayan bu adam, ilimlerin kısımlarını, tafsilâtını, mertebelerini, hakikatlerini, zahir ve bâtınlarını bilmiyor. Cahilin bilmediği bir şeyi inkâr etmesi âdettendir. Bu iddia sahibi hakikat şarabını tatmamış, ledün ilmini anlamamış ki kabul etsin. Ben zaten onun bilmediği bir şeyi taklit ve tahminle kabul etmesine razı olmam."
Kuşeyrî (ö. 465/1072). İslâm âleminin büyük mutasavvıflarından olup en mühim eserleri Tefsîrü'l-Kuşeyrî (Letâifü'l-İşârât) ve er-Risâletü'l-Kuşeyriyye'dir. Sa'lebî (ö. 427/1035). Nîşâbur'da doğmuş büyük bir fakih ve müfessir olup en meşhur eserleri el-Keşf ve'l-Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân ve Arâisü'l-Mecâlis: Kısasü'l-Enbiyâ'dır.
Mâverdî (ö. 450/1058). Önemli fakihlerden olup en meşhur eserleri Tefsîrü'l-Kur'ân ve el-Ahkâmü's-Sultâniyye'dir.
Sülemî (ö. 412/1021). Devrinin en büyük mutasavvıflarından olup en meşhur eserleri Hakâiku't-Tefsîr, Emsâlü'l-Kur'ân, Kitâbü'l-Fütüvve, Âdâbü's-Sohbe ve Tabakâtü 's-Sûfiyye'dir.
Dostum dedi ki:
"Ben sizin ilimlerin mertebelerini bütün yönleriyle anlatmanızı, ledün ilminin hakikatini ortaya koymanızı, bu ilmi etraflıca açıklayıp ispat etmenizi istiyorum."
Ben de,
"Anlatılmasını talep ettiğiniz bu ilmin izahı hakikaten güçtür, fakat hâlet-i ruhiyem-in müsaade ettiği, vaktimin elverdiği ve gücümün yettiği kadar bir başlangıç yapabilirim. Lafı uzatmak istemem, çünkü sözün iyisi az ve öz olup, çok şeye delâlet edenidir" dedim.
Azîz ve celîl olan Allah'tan tevfik ve inayet dileyerek kıymetli dostumun bu arzusunu yerine getirdim.


İLMİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, nefs-i natıkanın [insan ruhu] eşyanın hakikatlerini niteliğiyle (keyfiyet), niceliğiyle (kemiyet), cevheriyle ve zatıyla tasavvur etmesidir. Bu, o şeyin müfred (tekil) olmasına göredir.
Âlim, eşyanın hakikatlerini kapsamlı bir şekilde kavrayan, idrak eden kimsedir.
Malûm, bilgisi akla nakşedilen şeyin kendisidir. İlmin değeri, malûmunun değeri kadardır. Âlimin mertebesi de ilminin derecesine göredir. Şüphesiz en değerli, en yüce, en faydalı bilgi, sâni' (yaratıcı) ve mübdî' (yoktan var eden) olan Allah'ın bilgisidir. Allah'ı bilmeye "tevhîd ilmi" [mârifetullah] denir. Bu ilmin tahsili bütün akıl sahipleri için zaruri olup, Peygamber Efendimiz,
İlim tahsili kadın erkek her müslümâna farzdır"5 buyurmuştur.
Ayrıca bu ilmi elde etmek için yolculuğu dahi emretmiş ve,
İlim Çin'de bile olsa gidip öğreniniz"6 buyurmuştur.
Tevhîd ilmiyle donanımlı olan kimse, ilimlerin en faziletlisi olduğu için Allah Teâlâ onları Kur'ân-ı Kerîm'de en üstün mertebede zikretmiş ve, "Ondan başka ilâh olmadığına Allah, melekler ve adaletten ayrılmayan ilim sahipleri şahitlik ettiler"7 buyurmuştur. Âl-iİmrân3/18.
Tevhîd ilmi âlimleri, enbiya ve onların vârisi olan ulemâdır. Bu ilim özü ve mahiyeti itibariyle değerli, mükemmel olup diğer ilimlere olumsuz ve dışlayıcı bir nazarla bakmaz. Astronomi, astroloji vb. ilimler [fizik, kimya] tevhîd ilminin tahsili, için bir ön hazırlık (evveliyyât) hükmündedir. Bu ön bilgiler olmaksızın tevhîd ilmi tahsil edilemez. Yeri gelince zikredeceğimiz gibi, tevhîd ilminden başka ilimler de doğar.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, içeriği göz önüne alınmaksızın özü itibariyle bizzat değerlidir. Hatta sihir ilmi bile, bâtıl olmasına rağmen, bizatihi değerlidir.
Bu konuyu şu şekilde izah etmek mümkündür: ilim cehaletin zıddı olup, cehalet zulmetin gereklerindendir. Zulmet ise sükûna yani atalet ve durgunluğa ait bir şeydir. Sükûn da ademiyete [yokluk] yakındır. Yokluk da dalâlet ve bâtılın bulunduğu yerdir. Cehalet adem (yokluk), ilim ise vücûd (varlık) hükmünde olduğundan; vücûd ademden üstündür.
Hidayet, hak ve nur, varlık zincirinin birer halkası olduğuna göre varlık yokluktan, ilim de cehaletten üstün olmuş olur. Çünkü, cehalet körlük ve karanlık; ilim, basiret ve nur gibidir. Nitekim Allah Teâlâ,
"Kör ile gören, karanlıklarla aydınlık (nur) bir değildir" 8 Fâtır 35/19-20.
âyet-i kerimesinin sırrını,
"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" 9 Zümer39/9.
şeklinde açıklamıştır.
İlim cehaletten üstün olduğuna göre cehalet cismin, ilim ruhun vasıflarından olmuş olur. Öyleyse ruh, cisimden üstündür.

Diğer bölümlerde sayacağımız gibi ilmin birçok kısmı vardır. Âlimin de, ilimlerin tahsilinde takip edeceği değişik yollar vardır ki bunları da ileride zikredeceğiz.
Ey kardeşim, ilmin üstünlüğünü açıkladıktan sonra senin ilimlerin mahalli, karargâhı ve korunduğu levha olan insan ruhunu bilmen gerekir. Zira cisim, ilim için bir mahal değildir. Çünkü, cisimler sınırlı olup, yazı ve nakışların dahi az bir kısmını taşıyabilir.
Ruh ise bütün ilimleri hiçbir engel tanımaksızın, kolay bir şekilde koruma ve taşıyabilme kabiliyetine sahiptir. Şimdi ruhu kısaca açıklamaya çalışacağız.


NEFİS VE İNSAN RUHU

Ey kardeşim, bilmiş ol ki Allah Teâlâ insanı iki muhtelif şeyden yaratmıştır.
Birincisi cisimdir ki bu zulmânî, kesif [katı, donuk, yoğunluğu bulunan], sonradan meydana gelen ve bozulmayla yüzyüze olan, organik ve kimyasal bileşiklerden oluşan ve de varlığının devamını haricî faktörler olmaksızın sağlayamayan mürekkeb bir yapıdır.
Diğeri ise, münîr [aydın], idrak eden, fail, muharrik [hareket ettiren], müessir, cisim ve organları tamamlayan müfred (tekil) bir cevher olan ruhtur.
Allah Teâlâ cesedi besin maddelerinden meydana getirdi ve kanın molekülleri ile büyüttü. Bu binanın temelini kurdu, direklerini dikti, etrafını sınırladı ve kendi emrinden mükemmel ruh cevherini onda ortaya çıkardı.
Bu ruhla, gıdaya ihtiyaç duyan, şehveti ve gazabı harekete geçiren, kalpte bulunan ve vücûdun bütün azalarına duygu ve hareket dağıtarak hayatın devamını sağlayan kuvveti kastetmiyorum. Çünkü, vasıflarını saydığım bu ruha "hayvanî ruh" denir ki, his, hareket, şehvet ve gazap kuvvetleri onun askerlerindendir.
Gıda isteyen, tasarrufa sahip, karaciğerde bulunan kuvvete ise "tabii ruh" denir. Sindirim ve boşaltım bunun emrindedir.
Şekillendirme, üreme, büyüme (gelişme) ve tabii kuvvetlerin hepsi bedenin hizmetindedirler. Beden de hayvani ruhun hizmetindedir. Çünkü beden, kuvvetini hayvanî ruhtan almakta, onun hareket vermesiyle iş görmektedir.
Ben tek başına "ruh" kelimesini kullandığım zaman düşünme, hatırlama, hıfz, tefekkür, temyiz özelliği bulunan, kalbî ve aklî idrake sahip, ilimleri kolayca öğrenen, soyut tasavvurları kavrama kabiliyeti olan mükemmel cevheri kastediyorum. Bu cevher diğer ruhların ve kuvvetlerin kumandanı olup, gerek hayvanî ruh, gerek tabii ruh ve beden onun emrindedirler.
Nefs-i natıka da denen bu cevherin her meslek erbabına göre bir ismi vardır. Hükemâ (filozoflar) bu cevheri "nefs-i natıka"; Kur'an, "nefs-i mutmâinne" ve "ilâhî emirle oluşan ruh"; mutasavvıflar "kalp" diye isimlendirmektedirler. İhtilâf isimlerdedir. Mâna tek olup onda hiçbir ayrılık yoktur.
Nefs-i natıka canlı, faal, idrak eden bir cevherdir. Biz ne zaman yalın halde "ruh" veya "kalp" kelimesini kullanırsak onunla bu cevheri kastederiz.
Mutasavvıflar hayvanî ruhu "nefis" olarak telakki ederler. Nefis kelimesi şeriatta da bu mânada kullanılmıştır. Peygamberimiz,
"En azgın düşmanın nefsindir" buyurmuş; bunu,
"İki yanın arasındaki nefsindir"10 sözüyle pekiştirmiş ve açıklamıştır.
O, bu kelimeyle şehvanî ve gazabî kuvvetlere işaret etmiş ve bunların kalpten doğduğunu ifade etmiştir.

Ey kardeşim, isimler arasındaki farkları anladıktan sonra bilmiş ol ki, ehl-i tahkik bu ruh cevherini muhtelif ibarelerle tarif etmektedirler ve bu meyanda farklı görüşler serdetmektedirler.
İlm-i cedel ile meşhur olan kelâmcılar ruhu cisim olarak addederler ve, "O, bu kesif cisme nazaran daha latif bir cisimdir" derler. Ruh ile cisim arasında letafet ve kesafet farkı görürler. Bazıları ruhu araz sayar, bazı tabipler bu görüşü benimser, bazıları da ruhu kan zannederler. Bu şahıslar dar görüşleri ve kusurlu nazarlarıyla elde ettikleri bilgilerle kanaat edip, diğer ihtimalleri araştırmadılar.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki ruh; cisim, araz ve cevher olmak üzere üç kısımdır:
Hayvanî ruh latif bir cisimdir. O, kalp fanusuna konmuş yanmakta olan bir lamba gibidir. Kalp deyince, göğsün içinde muallak (askıda, boşlukta) bir vaziyette duran konik (sanavberi, üçgen) şekli kastediyorum.

Hayat bu lambanın ışığı, kan yağı, his ve hareket nuru, şehvet harareti, gazap dumanı, gıdaya ihtiyaç duyan ve karaciğerde bulunan kuvvet onun hizmetçisi, bekçisi ve vekilidir.
Bütün canlılarda hayvanî ruh mevcuttur. -Şunu da ilâve edeyim ki- insanın kendisi cisim olup, eserleri (fiil, hareket, hal ve sıfatları) arazdır.*
Hayvanî ruh, ilimleri kavramaya güç yetiremez. Bu ruh, her şeyi en güzel ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah'ı ve onları nasıl yarattığını idrak edemez. O, varlığı bedenin varlığına bağlı olan bir hizmetçidir ki, bedenin ölmesiyle birlikte ölür. Kandaki maddelerin oranı arttığı takdirde hararetin yükselmesiyle, bu oran eksildiği takdirde ise soğuğun artmasıyla bu lamba söner. Lambanın sönmesi, bedenin ölmesi demektir.
Araz, kendi başına var olamayıp ancak bir cevherle birlikte varlığını devam ettiren şeydir, insan ve varlıklara ait bütün sıfatlar arazdır. Renk, hastalık, sıhhat, soğukluk, sıcaklık, kuruluk, yaşlık, hareket, sükûnet gibi...
Yüce Allah'ın hitap ettiği ve mükellef saydığı bu ruh değildir. Çünkü karada ve denizde yaşayan bütün hayvanlar bu ruhu taşırlar; onlar mükellef olmadıkları gibi, dinî emirlere muhatap da değillerdir.
İnsanın mükellef ve [ilâhî hitaba] muhatap oluşu kendisine özgü, fazladan bulunan başka bir şeyden dolayıdır ki bu da nefs-i natıkadır. Bu nefs-i natıka şu âyetlerde zikredilmektedir:
"De ki: Ruh, rabbimin emrindendir." 11 İsrâ 17/85.
"Ey nefs-i mutmâinne Rabbini razı edecek bir halde ve sen de rabbinden razı olacak bir vaziyette O'na dön." 12 Fecr 89/27-28.
Yüce Allah'ın "emrimden" dediği bu ruh, cisim veya araz olamaz. O, "akl-ı evvel", "levh", "kalem" kavramları gibi duyu organlarıyla hissedilmeyen, ancak akılla kavranılabilecek bir cevher, bir ziyâdır.
Bize göre ruh, cevherlere ait vasıfları kabul edip bozulmayan, dağılmayan, ölmeyen, bilakis şeriatın bildirdiği gibi bedenden ayrılan ve kıyamet günü ona dönmeyi bekleyen bir şeydir.
Felsefî ilimlerdeki kesin deliller ve açık ispatlarla doğrulanmıştır ki "nefs-i natıka" cisim ve araz olmayıp tam aksine sabit, daimî ve bozulmayan bir cevherdir. Biz zikredilen delil ve ispatları yeterli gördüğümüz için başkaca tekrara gerek görmüyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı bilgi edinmek isteyenler ilgili kitaplara başvurabilirler.** Biz usulümüzde sadece aklî burhanlarla yetinmiyor; meselelere imanî bir gözle bakıyor, açık seçik hakikatlere dayanıyoruz.
Bu konuyla ilgili açıklamalar İmam Gazâlî'nin husûsan Meâricü'l-Kuds: Hakikat Bilgisine Yükseliş (Çev. Serkan Özburun, İstanbul 1995) adlı eserinde mevcuttur.

Allah Teâlâ ruhu bâzan emrine, bâzan da zatına izafe ederek şöyle buyurmuştur: "Ona kendi ruhumdan üfledim."13 Hicr 15/29. "Deki:Ruh, rabbimin emrindendir."14 İsrâ 17/85."Biz, ona ruhumuzdan üfledik."15 Tahrîm 66/12

Allah Teâlâ cisim ve araz olup bozulan, zeval bulan, değişen şeyleri zatına nisbet etmekten münezzehtir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ruh hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ruhlar, teçhiz edilip sınıflara ayrılarak sıralanmış askerler gibidir." 16
"Şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır." 17

Araz, cevherin yok olmasından sonra varlığını devam ettiremez, çünkü o bizatihi kaim değildir. Malûm olduğu üzere cisim, madde ve suretle terkibi [bileşim] kabul ettiği gibi, tahlili de [çözülme] kabul eder.
Âyetlerden, hadislerden ve aklî burhanlardan anladığımıza göre nefs-i natıka bizatihi canlı ve mükemmel bir cevher olup imanın sağlamlığı veya bozukluğu ondan doğar.
Tabii ruh, hayvanî ruh ve bütün bedenî kuvvetler onun askerlerindendir. Bu cevher, mevcudatın hakikatini, malûmatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar. Nefs-i natıka şeytan ve melekleri görmeksizin onların mahiyetini nasıl kavrıyorsa, aynı şekilde hiçbir insanı görmeksizin insanın hakikatini bilmeye muktedirdir. Şeytan ve melek gibi varlıkların hissî olarak bilinmesinin zorluğuna rağmen nefs-i natıka bunları görmeye ihtiyaç dahi duymadan idrak eder.
Mutasavvıflardan bazıları, "Bedenin gözü olduğu gibi kalbin de gözü vardır. İnsan zahirî şeyleri bedenî gözle, eşyanın hakikatini ise kalbî gözle görür" derler. Peygamber Efendimiz (s.a.v),
"Her kulun kalbinde iki göz vardır ki onlarla gaybı idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedenî gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbî gözlerini açar"18 buyurmuşlardır.
Nefs-i natıka bedenin ölmesiyle ölmez. Çünkü Allah Teâlâ onu kendi kapısına çağırmakta ve ona,
"Rabbine dön"19 diye hitap etmektedir. Onun bedenden yüz çevirip ayrılmasıyla, tabii ve hayvanî kuvvetlerin tesiriyle ortaya çıkan haller âtıl bir vaziyet alır, hareket söner. İşte ölüm denilen hadise budur. Bu sebeple mutasavvıflar tabii ve hayvanî ruha nazaran nefs-i natıkaya daha çok itimat ederler.
Nefs-i natıka, Bârî-i Teâlâ'nın emrinden olduğu için bedende bir yabancı (garip) gibidir. Yüzü daima aslına ve döneceği yere doğrudur. Beşerî kirlerle kirlenmediği ve kuvvetli olduğu takdirde daha çok ilâhî kaynaktan istifade eder.
Ey kardeşim, nefs-i natıkanın bir cevher, bedenin de onun için hazırlanmış bir mekân olduğunu öğrendin. Bedenin araz olduğunu, cevher olmaksızın mevcudiyetini devam ettiremeyeceğini anladın. Yine bilmiş ol ki, cevher bir mahalde sürekli bir şekilde kalmaz. Öyleyse beden ruh için daimî bir mekân değildir. Bilakis, onun geçici bir müddet kullandığı bir alet ve merkeptir.
Ruh, bedenin cüzlerine bitişik olmadığı gibi, onlardan ayrı da değildir. Belki bedene ilişerek onu aktif bir hale getirmiş ve feyizlendirmiştir.

Ruhun nurunun zahir olduğu ilk yer dimağ (beyin) olup, burası onun kendisini gösterdiği, ona has bir karargâhtır.
Ruh, dimağın ön kısmını bekçi, ortasını vezir ve müdür, arka kısmını hazine ve hazinedar yapmıştır. Bedenin bütün cüzlerini de kendisine yaya ve atlı asker kılmıştır. Hayvanî ruhu hizmetçi, tabii ruhu vekil yapmış, bedeni merkep, dünyayı meydan, hayatı meta ve mal, hareketi ticaret, ilmi kazanç, âhireti maksat ve dönüş yeri, şeriatı yol ve kaynak, nefs-i emmâre-yi gözcü ve koruyucu, nefs-i levvâmeyi tembihçi, duyuları casus ve kontrolcü, dini zırh, aklı üstat, hissi talebe kılmıştır. Bunların hepsinin ötesindeki gözetleyici âlemlerin rabbi olan Allah'tır.
Nefs-i natıka, bu sıfatları ve aletleriyle kesif olan bedene orada kalmak için gelmemiş, ona bitişmemiş, belki ona hafifçe ilişerek ifade kazandırmış, onun vechini Bârî-i Teâlâ'ya yöneltmiştir. Nefs-i natıkanın belirli bir müddet bedende kalıp, ona anlam vermesi ve fayda sağlaması takdir olunmuştur. O, bu zaman zarfında, bu kısa seferinde sadece ilim tahsiliyle meşgul olur. Çünkü ilim onun âhiretteki ziynetidir. Mal ve evlâtlar da bu dünyanın ziynetidir. 20 Kehf 18/46.
Nitekim mevcut olan her şeyin belirli bir vazifesi vardır. Göz görülebilecek şeyleri görmekle, kulak sesleri duymakla görevlendirilmiş, dil kelimeleri telaffuz etmeye müsait bir surette yaratılmıştır. Bunun gibi hayvanî ruh şehevî ve gazabî lezzetleri ister; tabii ruh yeme ve içmeden hoşlanır; nefs-i natıka ömrü boyunca ilimle meşgul olmayı arzular. Bedenden ayrılık vakti gelene kadar ilimle bezenir. Şayet ilmin haricinde bir hal kabul ederse, onu kendisi istediği ve sevdiği için değil, bedenin maslahatı icabı kabul eder.
Ey kardeşim, insan ruhunun hallerini, bedenin ölümünden sonra varlığını devam ettirdiğini, ilme olan aşkını ve arzusunu öğrendikten sonra artık senin ilmin kısımlarını bilmen gerekir.

devamı...

www.gazali.net

Kainat

Kâinat gerçeğin dış ve görünen yüzüdür; gerçek ise kâinatın iç ve görünmeyen yüzüdür."
İmam-ı Gazalî

www.gazali.net