30 Ekim 2010 Cumartesi

Muhabbet ve Nefs Muhasebesi

Sufyan-üs Sevri (R.A.) dedi ki, muhabbet. Allâh'in Resulüne uymaktır, baska bir görüşe göre devamlı zikirdir, bir baskasina göre, sevgiliyi, diger her şeye tercih etmektir. Baska bir tarife göre dünyada kalmaktan hoşlanmamaktır. Bu tariflerin hepsi muhabbetin ürünlerine işarettir. Hiç biri onun özünü ele almamıştır. Ariflerden birine göre muhabbet, sevilenden bir mânâdir. Kalpleri sevgili idrakten alakor düler de onu ifade edemez.

Cüneyd-ul Bagdadî buyurur: «Ba(s.a.v.)eylerle alâkası olana Allâh muhabbeti haram kılar, karşılığa dayanan her sevgi de karşılığı ortadan kalkınca son bulur.»

Zunnûn-i Mısrî buyuruyor ki; «Allah'ı sever görünenlere de ki, Allâh'dan başkasına alçalmaktan sakının.»

Siblî'ye «Bize arifi ve muhabbet sahibini tanıt» dediler, o da dedi ki; «Arif konuşursa helak olan, muhabbet sahibi de susarsa helak olan kimsedir.»

İmam-i Şiblî söyle buyurur:

»Ey Kerim ve ulu.

Muhabbetin kalbde yer tutmuş.

Ey göz kapaklarından uykuyu kaldıran

Sen benim basıma gelenleri en iyi bilensin.»

Başka bir şâir der ki:

«Sevgilimi andım» diyene saşarim.

Onu unuttuğum varmı ki, unuttuğumu hatırlayayım. Seni anarken ölür, sonra yine dirilirim.

Eger hüsnü zannim olmasaydı, dirilmezdim.

Ümitle dirilir, hasretle ölürüm.

Senin için kaç defa Ölür ve kaç defa dirilirim. Kadeh kadeh muhabbeti içtim.

Ne sarab bitti ve nede ben içmeye kandım.

Keşke onun hayâli gözümün önüne dikilseydi,

Çünki gözümün önünden kaybolsa kör olurum.»

Rabiat-ül Adeviye bir gün »Bizi kim sevgilimize götürecek dedi. Bir kadin hizmetçisi «sevdigimiz bizimle birliktedir ama onunla aramızı açan dünyadır» dedi.

İbni Celâ (R.A.) der ki; «Allah Hz. Isa'ya (A.S.) söyle vahyetti:

«— Bir kalbi gözden geçirip içinde dünya ve âhiret sevgisi bulmadığım zaman onu kendi sevgimle doldururum ve onu himayem altına alırım.»
Söylendiğine göre bir gün Zunnûn, muhabbet hakkında konuşurken önüne bir kuş konar ve devamlı bir şekilde yeri gagası ile gagalar. Nihayet kan kaybederek ölür.
Ibrahim Ibni Edhem buyurdu ki; «Allah'ım! Bilirsin ki bana bağışladığın muhabbet, zikrine karsi bende uyandırdıgın ünsiyet ve ululuğun hakkında düşünmek üzere bana tanıdığın fırsata karsılık, yanımda Cennet'in sivrisinek kanadi kadar ağırlığı yoktur.»

Sirrî buyuruyor ki; «Allah'i seven yasar, dünyaya yönelen şaşar, aptal boşu boşuna akşamlar ve sabahlar, akli basında olan kimse de kusurlarını arastırır.»

Nefs muhasebesine gelince. Ulu Allah (C.C) onu şu âyetiyle emretmektedir:
«— Ey mü'minler! Allâh'dan korkun. Herkes yarin için de ayırdığına baksın. Allâh'dan korkun, cünki O, yaptıklarınızdan haberdardır.»

(Hasr - 18)

Bu âyet geride bırakılan amelleri göz geçirmenin gerekliligini gösterir. Bu yüzden Hz. Ömer der ki. «Hesaba çekilmeden önce kendi kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan siz onları tartınız.»

Bir gün adamın biri Peygamberimize gelerek «Yâ Rasûlallah, bana bir nasihat et» der. Peygamber'imiz de ona

«Sen gerçekten nasihat istiyormusun» diye sorar, adam «tabii» der. Bunun üzerine Peygamber'imiz buyurur ki, «Bir iş murâd ettiğin zaman akibetini iyi düşün, doğru ise ona giriş, eger eğri ise ondan vazgeç.»
Hadisde bildirildigine göre, aklı başında bir kimsenin dört saati olması icap eder. Bunların birinde kendini hesaba çekmelidir.
Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

«— Hepiniz Allah'a tevbe ediniz, ey mü'minler. Tâ ki kurturusa eresiniz.» (Kurtulusa erme ümidi oluncaya kadar, Allah'a tevbe ediniz.)

(Nur - 31).
Tevbe» bir işi bitirdikten sonra ona pişmanlık duygusu içinde bakmaktır.

Peygamber'imiz ((s.a.v.).) «Ben günde Allah'a yüz defa tevbe ediyorum» demistir.

Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

«Takva sâhiblerine seytandan bir kiskirtma geldigi zaman üzerinde düsünürler ve bir de bakarsin ki, her seyi görüvermîslerdir.»

(A´raf - 201)
Anlatildigina göre. Hz. Ömer her aksam ayaklarina kamçi ile vurarak kendi kendine «Bu gün ne yaptin» derdi.

Meymun Ibni Mahran der ki; «Hiç kimse is ortagi ile hesaplasirken gösterdigi titizligten daha büyügü iîe kendi kendini hesaba çekmedikçe takva sâhiblerinden olamaz. Ortaklar dâima her isten sonra hesaplasirlar.»

Hz. Ayse'nin »rivayet ettigine göre. Hz. Ebû Bekir ölmek üzere iken ona «Ömer 'den daha cok sevdigim bir insan yok» dedi. arkasindan Hz. Ayse'ye «Nasil dedim» diye sordu. Hz. Ayse duyduklarini kendisine tekrar edince Hz. Ebû Bekir «Nazarimda Ömer'den daha degerli biri yoktur» dedi.

Bak ki; sözünü bitirir bitirmez nasil söyleyeceklerini arastirip sözünü düzeltmisdir. Ebû Talha'yi namaz kilarken oyalayan bir kus olayi üzerinde sonradan düsünerek evinin bahçesini pismanlik alâmeti olarak hazineye bagislamasi bu konuda hatira gelen büyük bir titizlik numûnesidir.

Anlatildigina göre Ibni Selâm bir gün odun yüklü olarak görenler. «Yâ Ebû Yusuf, ailen içinde ve kölelerinden bu isi yapabilecek olanlar var» deyince Ibni Selâm onlara «Acaba bunu yapmama engel olacak mi diye nefsimi denemek istedim» diye cevap verdi.

Hasan-ül Basrî buyurdu. «Mü'min nefsine hâkim olub onu Allâh adina hesaba çeken kimsedir. Dünyada nefsini hesaba çekenlerin hesablasmasi kolay geçer. Nefs muhâsebesi yapmadan hayat geçirenlerin. Kiyamet Günü hesaplasmasi çetin olur»

Arkasindcn sözlerine devam eden Hasan-ül Basrî nefsi muhasebesini söyle açikliyor.

«Mü'min ansizin, nefsinin hosuna giden bir davranisla karsi karsiya gelince içinden «Vallahi sen benim hosuma gidiyorsun, sana ihtiyacim da var, fakat seninle aramda engel var» iste bu emelden önce hesâb germektir.

Sonra sözüne söyle devam etmistir: Bazen bir seyde ifrata varir da içinden «Bu davranisi niye isledim? Yemin ederim ki, buna karsi geçerli bir mazeretim yok. Allah'in izni ile bu davranisi bir daha yapmamaya yemin ediyorum» diyerek yanlis hareketi karsisinda pismanlik belirtir. Enes Ibni Mâlik buyurur ki: «B ir gün Hz. Ömer evden cikti, ben de pesinden çiktim, bir bahceye girdi, aramizda bir duvar vardi, duvarin arkasindan söyle dedigini duydum. «Hattab oglu Ömer, mü'minlerin emiri, oh oh, Allah'a yemin ederim ki, ya Allâh'dan korkarsin, yahud da azaba çarpilirsin.»

«Kendini kinayan nefse yemin ederim» mealindeki âyet hakkinda (Kiyâme - 2)

Hasan-ül Basrî buyurur ki; «Mü'min, su sözü neye söyledim, su yiyecegi niye yedim, su içecegi niye içeyim diye kendini devamli olarak kinamaktan geri durmaz. Günahkâr ise kendini kinamadan ömrünü geçirir.»

Mâlik Ibni Dinar buyurur ki: «Sen su kusurun sahibi degilmisin». «Bu kusurun sahibi degil misin» diye nefsini kötüleyen ve arkasindan boynuna yular takp Allâh'in Kitabi'na baglayan ve böylece Allah'in Kitabi'ni nefsine güdücu yapan kimseye Allâh rahmet etsin! Iste nefsi denetim altinda tutmak böyle olur.

Meymun Ibni Mehran buyurdu ki; «Takva sahibi, kendini zâlim bir hükümdardan ve pinti bir ortaktan daha titiz bir sekilde hesaba çeker.» Ibrahim Et-teymi der ki: «Nefsim bir kere cennette imis gibi gösterildi Meyvelerinden yiyor. Nehirlerinden içiyor ve genc kizlari ile kucaklasiyordum.
Diger bir keresinde de «cehennemde imisim gibi gösterildi. Zakkumdan yiyor, irininden içiyor, zincir ve bukagilarini tasiyordum.

Ona dedim ki, «Ey nefsim, ne istersin.» «Tekrar dünyaya dönüp iyi emel islemek istiyorum» dedi. Ona dedim ki. «O halde simdi emniyettesin. Firsat elindeyken iyi amel isle.»

Mâlik Ibni Dinar buyurdu ki; «Haccâc'in bir hutbede söyle dedigini duydum;

«Hesabi baskasinin eline düsmeden kendisini hesaba çekene Allah rahmet etsin. Amellerinin dizginini eline alarak ne için isledigine dikkat edene Allah rahmet etsin, ölçüsüne ve tartisina dikkat eden kula Allah rahmet etsin.» Bunlan öyle devamli söyledi ki sonunda beni aglatti.» Ahnef Ibni Kays'in arkadaslarindan biri anlatir. «Onunla birlikte oldugum müddetçe gece namazlarinizin büyük çogunlugunu duâ teskil ederdi. Bu arada kandilin yanina gelir, parmagini yanasiya atese tutar, sonra nefsine söyle seslenirdi.

«Hey Huneyf, falan gün, falan günâhi, filân gün filân kusuru niye işledin?»

www.gazali.net

27 Ekim 2010 Çarşamba

Allah-u Teala'nın Tenzih ve Takdisini Bilmek

Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını, kendi sıfatlarından, ve zâtını, kendi zâtından bildiği gibi, Allahü Teâlâ'nın tenzih ve takdisini de kendi tenzih ve takdisinden bilir. Allahü Teâlâ hakkında tenzîh ve takdisin mânâsı, vehme ve hayâle gelen her şeyden beri, mukaddes ve yüksek olmasıdır. O'nun, tasarrufunun haricinde olan hiçbir yer olmadığı hâlde, kendisine bir yer izafe edilmekten münezzehtir, uzaktır. İnsan, bunun numunesini kendinde görebilir. Kalb dediğimiz ruhunun hakikati, vehim ve hayâle gelen her şeyden münezzehtir. Onun için ölçü ve sayı olmayacağını, bölünemeyeceğini de söylemiştik. Böyle olunca, rengi, şekli de olmaz. Şekli ve ölçüsü olmayan bir şeyin hayâle gelmesi imkânsızdır. Gözün gördüğü veya benzerini gördüğü şey, hayâle gelir. Göz ve hayâle verilenler ise şekil ve renklerden başka' bir şey değildir. Yaratılış icabı sorulacak olan (nasıl bir şeydir?) in mânâsı, şekli nasıldır, küçük müdür, büyük müdür? demektir. Bu sıfatların kendisine yanaşamadığı bir şey için, nasıl sorusu lüzumsuz ve boş olur. Nasıldır sorusunun kendisine sorulamayacağı bir şeyi bilmek istersen, kendi hakikatine bak. Hakkı tanımak yeri olan senin hakikatin bölünmez, ölçülmez, kemmiyet ve keyfiyet ona yanaşamaz.

Bir kimse, «Ruh nasıl şeydir?» diye sorsa, cevabı, «Nasıl demenin ona yolu yoktur!» olur.

Kendini bu sıfatlarla bilince, Allahü Teâlâ'nın bu takdis ve tenzihe daha lâyık olduğunu anlarsın, insanlar nasıl olduğu bilinmeyen bir varlığa şaşarlar, işte kendileri öyledir ve kendilerini bilmezler! Hattâ insan kendi bedenine dikkat ederse, nasıl olduğu bilinmeyen binlerce şey bulur. Bunların hiçbirini görmez. Meselâ, aşk ve derdi göz görmez. Nasıl olduğunu bilmek istese, yine bilemez. Çünkü, böyle şeylerin şekli ve rengi yoktur. Bu suale sebep bile yoktur. Hattâ bir kimse sesin hakikatini öğrenmeye çalışsa, yahut kokunun ve tadmanın hakikatinin nasıl olduğunu bilmek istese, bilemez. Bunun sebebi, nasıl ve ne gibi? sorular, görme duygusundan meydana gelen hayâl icabı şeyler olduğu için, her şeyden gözün nasibini, payını aramak istemesidir. Ses gibi, kulakla alâkalı olan şeyden, gözün hiç nasibi yoktur. Gözün, sesin nasıl ve ne gibi olduğunu öğrenmek istemesi ise muhaldir [imkansızdır]. Çünkü ses, gözün nasibi olmaktan münezzehtir. Renk ve şekil de kulağın nasibi olmaktan münezzehtir. Bunun gibi, lâzım olan şeyi kalbin anlaması ve aklın bilmesi, bütün his âzalarının nasibi olmaktan münezzehtir. Nasıl ve ne gibi sorular, his olunanlar içindir. Burada uzun yazmak ve derine dalmak icabeder [gerekir]. Akli ilimlerden bahseden kitablarımızda uzun uzun anlattık. Bu kitabda bu kadan kâfidir. Maksad; insanın nasıl olduğu bilinmeyen kendinden, Allahü Teâlâ'nın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini anlamasıdır. İnsan bilir ki, ruh vardır ve bedenin padişahıdır. Bedeninde bilinebilen her şey, onun ülkesidir. O ise nasıl olduğu bilinmeyen bir şeydir. Bunun gibi, kâinatın padişahı (Allahü Teâlâ'nın da nasıl olduğu bilinemez. His olunan gibi bilinen her şey onun mülkü, memleketidir.

Allahü Teâlâ'nın tenzihini bildiren diğer bir husus da, ona hiçbir yer izafe edilmemesidir. Ruh da hiçbir şeye izafe olunamaz. Ruh, eldedir, ayaktadır, baştadır veya başka bir yerdedir denemez. Belki bedenin bütün kısımları ayrılır, bölünür, o ise bölünmez. Bölünemeyenin bölünene girmesi muhaldir. Çünkü, o zaman, o da bölünebilir bir hâl alır! Hiçbir uzuvda olduğu söylenemediği hâlde, hiçbir uzuv onun tasarrufunun dışında kalmaz. Bilâkis hepsi onun emrinde, tasarrufundadırlar. O hepsinin hâkimidir. Hususan, bütün kâinat, kâinatın hâkimi olan Allahü Teâlâ'nın tasarrufundadır. O ise, kendisine bir yer izafe edilmekten, filân yerdedir denmekten münezzehtir, beridir. Takdisi bu şekilde anlatmak, ruhun hususiyetini ve sırrını açıklamakla olur. Buna ise izin yoktur. Hepsini anlayabilmek, «Allahü Teâlâ Âdemi [yâni Ademin hakikatini, rûhunu] kendi suretinde yarattı» (1) hadîs-i şerifiyle açıklanabilir.

(1) H. İsti'zân, 1; M. Birr 115, Cennet, 28.
Kimya-i Saadet

25 Ekim 2010 Pazartesi

Haksızlığa Nasıl Karşı Konulmalıdır?

Bir şahıstan sâdır olan zulme, benzeriyle karşılık vermek caiz değildir. Mesela gıybete gıybetle, tecessüse tecessüsle, sövmeye sövmekle mukabele caiz değildir! Diğer günahlar da böyledir. Ancak kısas ve cezalandırma, Allah nizamının belirttiği oranda olur. Biz bunları yazmış olduğumuz fıkıh kitaplarında belirtmiş bulunuyoruz. Sövmeye gelince, ona benzer bir sövmekle karşılık verilmemesi hususu sabittir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Eğer bir kişi sende bulunan bir hasletten dolayı seni ayıplarsa, sakın onda bulunan bir hasletten dolayı onu ayıplama!56

Küfreden iki kişi birbirine ne söylerlerse, mazlum haddini aşmadıkça günah ilk başlayan zâlimin boynunadır.

Birbirlerine küfreden iki kişi birbirleriyle toslaşan iki şeytan gibidir.57

Bir kişi Ebubekir Sıddîk´a küfretti. Hz. Ebubekir de susarak dinliyordu. Hz. Ebubekir adama karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber ayağa kalkıp yürüdü. Bunun üzerine Hz. Ebubekir Hz. Peygamber´e ´O bana küfrettiği zaman sen susmuş dinliyordun. Ben ona karşılık vermeye başlayınca kalkıp gidiyorsun!´ dedi. Hz. Peygamber (s.a) ona şöyle cevap verdi:

Çünkü sen sustuğun zaman, bir melek senin yerine ona cevap veriyordu. Sen konuştuğun zaman melek gitti, şeytan geldi. Ben, içinde şeytan bulunan bir mecliste oturmam.58

Bir grup dedi ki: ´Karşıdaki insana yalan olmayan bir sözle karşılık vermek caizdir´. Ancak Hz. Peygamber, ayıplamaya ayıplama ile karşılık vermeyi tenzihi olarak nehyetmiştir. En faziletlisi, karşılık vermeyi terketmektir. Fakat karşılık verirse günahkâr olmaz. Ruhsat verilen durum ´Sen kimsin? Sen ancak filan soydansın!´ demektedir.

Sa´d b. Ebî Vakkas, İbn Mes´ud´a şöyle demiştir: ´Sen ancak Benî Huzeyl soyundan bir kimsesin!´ İbn Mes´ud da cevap olarak şöyle demiştir: ´Sen de ancak bir cariyeciğin oğlusun!´

Kişinin ´Ey ahmak!´ demesi de bunun gibidir. Mutarrıf59 der ki: ´Herkes Allah ile arasındaki muamele hususunda ahmaktır. Ancak insanların bir kısmının bu husustaki ahmaklığı, diğer bir kısmının ahmaklığından daha azdır´.

İbn Ömer şöyle demiştir: ´Bütün insanları Allah´ın zatı hakkında ahmak olarak görürsün...´60
Kişinin ´ey cahil!´ demesi de böyledir; zira hiç kimse yoktur ki onda cehalet bulunmasın! Bu bakımdan böyle diyen bir kimse karşısındaki insanı yalan olmayan bir sözle üzmüş olur. Kişinin ´ey kötü ahlâklı!´ veya ´ey ince yüzlü!´ veya ´ey haysiyetlere saldıran köpek!´ demesi de -eğer bu sıfatlar muhatabında varsa- böyledir, kişinin ´Eğer sende haya olsaydı seninle konuşmazdım. Sen yaptığınla benim gözümde çok hâkir düştün. Allah sana müstehakını versin ve senden intikam alsın´ demesi de böyledir.

Nemime (kovuculuk), gıybet, yalan, anne ve babaya küfretmeye gelince, bütün ulemanın ittifakıyla haramdır. Çünkü rivayet ediliyor ki, Halid b. Velid ile Sa´d b. Ebî Vakkas arasında bir tartışma oldu. Bir kişi Sa´d´ın yanında Hz. Halid´in aleyhinde konuştu. Hz. Sa´d ona sert bir çıkış yaparak sus dedi: ´Bizim aramızdaki kırgınlık dinimize tesir edecek dereceye varmamıştır!´ Yani ´Birimizin diğeri hakkında günahkâr olacak raddeye varmamıştır´ deyip kötü konuşmayı dinlemedi. Bu bakımdan, böyle karşılık vermek hiç de caiz olmaz.

Zinaya nisbet etmek, fuhuş ve küfür gibi yalan ve haram olmayanla hasmına karşılık vermenin caiz olduğuna delil, Hz. Âişe´nin rivayet ettiği şu hadîs-i şeriftir: Hz. Peygamberin zevceleri Hz. Peygamber´e elçi olarak kızı Hz. Fâtıma´yı gönderdiler. Hz. Fâtıma Hz. Peygamber´e gelerek dedi ki: ´Zevcelerin beni elçi olarak sana gönderdiler. Ebu Kuhafe´nin kızı hakkında (Hz. Âişe kasdediliyor) adalet yapmayı senden talep ediyorlar!´ Hz. Fâtıma bu sözleri söylerken Hz. Peygamber uzanmış bulunuyordu. Ona cevap olarak şöyle dedi:

Ey kızım! Benim sevdiğimi sever misin?

-Evet

-O halde şunu (Aişe´yi) sev!

Bunun üzerine Hz. Fâtıma, Hz. Peygamber´in zevcelerine dönüp onlara bu konuşmayı anlattı. Onlar dediler ki: ´Ey Fâtıma! Sen bizim için hiçbir şey yapamadın?´ Bunun üzerine Cahş´ın kızı Zeyneb´i Hz. Peygamber´e elçi olarak gönderdiler. O Zeyneb ki Hz. Peygamber´in sevgisi hususunda benimle yarışırdı. Zeyneb, Hz. Peygamber´e gelerek ´Ebubekir´in kızı, Ebubekir´in kızı!´ diye aleyhimde durmadan atıp tuttu. Ben de susarak dinliyordum. Hz. Peygamberin bana cevap vermek hususunda izin vermesini bekliyordum. Nihayet Hz. Peygamber bana cevap vermek hususunda izin verdi.. Ben de dilim kuruyuncaya kadar Zeyneb´e karşılık verdim. Bundan sonra Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Ey Zeyneb! Öyle söyleme! Muhakkak o, Ebubekir´in kızıdır. (Sen hiçbir zaman konuşmakta onu mağlup edemezsin!)61

Metindeki ona küfrettim ibaresinden fâhiş konuşma kastolunmaz. Yalan katılmaksızın onun konuşmasına cevap vermek kastediliyor. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Birbirine söven iki kişinin söylediklerinin mesuliyeti önce başlayanın boynunadır. Ta ki mazlum, kendisine söylenilenden daha fazlasını söyleyinceye kadar..62

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, mazlum bir kimseye haddi aşmamak şartıyla karşılık verme hakkını tanımıştır. İşte bahsi geçen grubun helâl gördükleri miktar bu kadardır. Bu, zâlimin eziyetine karşılık ona eziyet vermek hususunda bir ruhsattır. Ruhsat, bu söylenen miktardan öteye gitmez. Fakat en faziletlisi terketmektir. Çünkü zâlimin söylediği nisbetinde ona cevap vermek her ne kadar mübah ise de onun ötesine insanı sürüklediğinden dolayı ve hak olan miktarın sınırını geçmemenin mümkün olmamasından dolayı en faziletlisi terketmektir. Esasında cevap vermemek daha evlâdır. Çünkü böyle yapmak cevap vermekten daha kolay ve cevaptaki şeriatın çizmiş olduğu sınırı tesbit etmekten daha rahattır. Fakat buna rağmen insanlardan birtakım kimseler vardır ki öfkeleri kabardığı sırada kendilerini zaptetmeye güçleri yetmez. Ancak öfkeleri çabuk geçer. Bir kısım da vardır ki nefsini başlangıçta tutar. Fakat daimî bir şekilde karşısındaki adamdan nefret eder.
İnsanlar öfke hususunda dört sınıfa ayrılırlar:

1.Bazıları kındıra otu gibi erken yanar ve çabuk söner.

2.Bazıları seksek ağacı gibi geç tutuşur, çabuk söner.

3.Bazıları ise geç tutuşur, tez söner. Eğer bu durumu gayret hususunda gevşekliğe sürükleyici olmazsa bu en iyisidir.

4.Bazıları da çabuk tutuşur, geç söner. Bu ise en şerlileridir.

Mü´min bir kimse çabuk öfkelenir, çabuk razı olur.
Yani parlamasıyla sönmesi aynı andadır. Düşmanlık göstermez. Öyle ise onun parlayışına kefaret olarak çabuk razı olması kifayet eder.63 İmam Şâfiî (r.a) şöyle demiştir: ´Kim kızdırıldığı halde öfkelenmezse o eşektir. Kim razı olması istenildiği halde razı olmazsa şeytandır!´

Ebu Said el-Hudrî Hz. Peygamber´in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

İyi bilin ki Âdemoğulları çeşitli derece ve tabakalarda yaratılmışlardır. Onlardan bazıları vardır ki geç öfkelenir, çabuk sakinleşir. Bir kısmı vardır ki çabuk öfkelenir, çabuk sakinleşir. Onun sakinleşmesi öfkelenmesinin kefareti olur. Bir kısmı da vardır ki çabuk öfkelenip, geç sakinleşir. Dikkat edilsin, insanların en hayırlısı geç öfkelenip çabuk sakinleşenlerdir. En şerlisi ise çabuk öfkelenip geç sakinleşenlerdir.64

Öfke, her insanda heyecana yol açar ve tesir eder, o halde sultana, öfkeli olduğu zaman, hiç kimseye ceza tatbik etmemesi farzdır. Çünkü sultan öfkeden dolayı gereken cezanın hududunu aşabilir veya kendisine ceza tatbik edilen adama kızgın olabilir. Dolayısıyla gönlünü rahat ettirmek için aşırı gidebilir. Bu bakımdan saltanat sahibinin intikam alması ve zâlime tatbik edilen cezayı kendi nefsi için değil sadece Allah için tatbik etmesi lâzımdır.

Hz. Ömer (r.a) bir sarhoş gördü. Onu tutup cezalandırmak istedi. Sarhoş Hz. Ömer´e küfretti. Bunun üzerine Hz. Ömer onu cezalandırmaktan vazgeçti. Bu durum karşısında kendisine ´Ey mü´minlerin emiri! Bu adam sana küfrettiği zaman onu bıraktın´ denildiğinde, cevap olarak şöyle demiştir: ´Çünkü o beni öfkelendirdi. Eğer ben tazir ederek cezalandırmış olsaydım, kendi nefsim için öfkelendiğimden dolayı bunu yapmış olurdum. Oysa ben kendi nefsimin himaye ve korunması için hiçbir müslümana vurmayı sevmem´.
Ömer b. Abdülaziz kendisini öfkelendiren bir kişiye şöyle dedi: ´Eğer sen beni öfkelendirmeseydin mutlaka seni cezalandırırdım´.

__________________________
56)İmam Ahmed
57) Daha önce geçmişti
58)Ebu Dâvud
59)Abdullah oğlu Mutarrıf tâbün-i kiramdandır. Güvenilir bir zattır.
60)İlim bahsinde geçmişti.
61)Müslim
62)Müslim ve İmam Ahmed
63)Daha önce geçmişti.
64)Daha önce geçmişti.

24 Ekim 2010 Pazar

Tefekkür´ün Yolları

Tefekkür, bazen dinle ilgili birşey hakkında, bazen de dinin haricinde birşey hakkında cereyan eder. Oysa bizim gayemiz; dinle ilgili olan şeydir. Öyle ise diğer kısmı zikretmeyeceğiz!

Dinden gayemiz, kul ile rabbi arasındaki muameledir. Bu bakımdan kulun bütün fikirleri ya kulla, sıfat veya halleriyle veya mabudun sıfat ve ef´âliyle ilgilenir. Bu iki kısmın dışına çıkması mümkün değildir. Kul ile ilgili kısma gelince, o da Allah´ın katında sevimli veya mekruh olan bir şeye bakmaktır. Bu iki kısmın haricindeki şeyler hakkında düşünmeye gerek yoktur. Allah Teâlâ ile ilgili olan ya onun zat, sıfat ve güzel isimleri hakkında bir tefekkürdür veya fiil, mülk, melekût, gökler, yer ve aralarındaki bütün şeyler hakkındaki tefekkürdür.

Tefekkür´ün bu kısımlara inhisar etmesi, bir misal ile daha iyi anlaşılır: Allah´a giden ve mülakâtına müştâk olanların hali, aşıkların haline benzer. Bu bakımdan biz bütünüyle aşka dalan bir aşığı kendimize misal olarak alır ve deriz ki: Bütün himmetini aşkına sarfeden aşığın tefekkürü, sevdiğiyle ilgilenmenin sınırını geçmez. Eğer aşık, maşuku hakkında düşünürse bu husustaki tefekkür ve müşahedesiyle mesrur olmak için ya maşuğun güzelliği hakkında düşünür veyahut da maşuğun güzel ahlâk ve sıfatlarına delâlet eden güzel ve lâtif fiillerin hakkında düşünür ki bu tefekkürü, lezzetini katmerleştirip muhabbetini takviye etsin. Eğer nefsi hakkında düşünürse bu takdirdeki tefekkürü, kendisinin mahbubunun gözündeki sıfatları hakkındadır ki onları sezip onlardan kaçınsın veyahut da kendisini mahbuba yaklaştırıcı ve sevdirici sıfatlar hakkında düşünsün ki o sıfatlarla sıfatlanabilsin!

Eğer bunların dışında bulunan birşey hakkında düşünürse bu tefekkür, aşktan hariçtir. Bu durum ise aşkta bir eksikliktir. Çünkü mükemmel ve tam olan aşk, aşığı tamamen tesiri altına alan, kalbini tamamen elde eden aşktır. Öyle ki o kalpte, aşktan başkasına yer bırakmaz. Bu bakımdan Allah Teâlâ´nın muhibbinin böyle olması gerekir. Onun tefekkürü mahbubunu geçmez. Ne zaman ki kişinin tefekkürü bu dört kısımda mahsur ise, asla muhabbetin isteğinin dışına çıkmaz.
İhyâu-Ulumiddin

www.gazali.net

Levh-i Mahfuz Hakkında - 9

Bir kısımlarına da bazı manevî yollar açılabilir. Bu yolda ufacık bîr marifet esintisi duvar, erdiğini sanır...
Halbuki bu yolun acaip halleri bitip tükenmez. Her makamda durup kalanın yolu uzar. Vuslat halini bulamaz. Bunların dışında bir zümre daha vardır ki, çok ileridedir. Yolda görünen hiçbir makam nuruna iltifat etmemişlerdir.
Bol ilâhî nimetler de bunları zat-ı Hakk'a varmaktan alıkoymamıştır. Hiçbir ferah hal de bunların ilerlemesine engel değildir. Bütün mesafeleri katedip öte 'geçmiş, ilâhî yakınlığın son haddine ermişlerdir...
Buraya kadar hatasız yol aldıkları halde, bundan sonra yanılıp, vardıkları ilâhî yakınlığı Alîahü Teâlâ'nm zatına erdik sanmışlardır.
Bunlar yanılmıştır. Çünkü Allahü Teâlâ'nm zatına ait yetmiş tane nurdan perde vardır. Bu perdelerin birine yetişen kimse erdiğini sanır.
Halbuki aldanır... Bu yolcunun hali tıpkı İbrahim a.s. Peygamberin haline benzer. Onun hikâyesini anlatan âyet-i kerimeyi burada zikredelim:
«Vakta ki, onu srece karanlığı sardı, bir yıldız gördü ve bu Rabbım'dır dedi.» (En*am, 76). Buradaki yıldız, gördüğümüz gökte ışık veren yıldızlardan değildir.
O bunu, ta küçük yaşta görüyordu ve ne olduğunu da biliyordu... Onun bir ilâh olmayacağını da ayrıca bilmekteydi... Çünkü o gökteki yıldızlar çoktu, bir değildi.
Böyle bir şeye, cahil halktan biri bile aldanmaz, kaldı ki İbrahim Peygamber a.s. aldansın. Bu âyet-i kerimede zikri geçen «yıldız», zat-ı îlâhi'ye has nurlardan biridir ki, ilâhî perdelerin ilkidir.
O nurlar, yolcunun yolu üzerindedir. Tam vuslata erip, onları katetmeden tasavvur edilemez.
Onlar birtakım nurdan perdelerdir, herbiri zat-ı îlâ-hî'ye yakınlığı nisbetinde büyük veya küçüktür. Gökyüzünün en küçük nuru yıldız olduğu için, anlatılan âyet-i kerîmede, ilk defa istiare yolu ile «yıldız» tabiri kullanıldı...
Gökyüzünün en küçük nuru yıldız, en büyüğü de güneştir. İkisi arasında ay vardır.
Allahü Teâlâ, İbrahim Peygamberin halini şöyle anlatıyor: «Biz böylece, İbrahim'e semâların nıelekûtunu gösteriyoruz.» (En'am, 75).
Onun gördüğü nurlar birbirini takip ediyordu. Bir perdeyi geçince Öbürüne takılıyordu... Birinci halde zuhur eden ettikten sonra öteye geçti...
Orada öncekinden daha azimi ve daha yücesi ile karşılaştı. O zaman yine vasil olduğunu sandı... «Benim Rabbım budur, dedi...» (En'am, 76).
Hal böyle iken, gördüklerinin hiçbiri yerinde kalmıyordu... Daima bir evvelkinin büyüğü ile karşılaşıyor, o da durmuyor, dönüp gidiyordu...
Bu yüzden hiçbirine kapılıp kalamıyordu. Peygamberlik nurunun verdiği sezişle bunların Ötesinde bir başka nurun varlığına inanıyordu.
Bir makama varıyor, oranın zirvesine çıkıyor, öncesinin düştüğünü görüyor; bu yüzden bulunduğu makamın ' aynı şekilde sona ereceğini biliyordu. Bu yüzden, «Ben üful edip gidenleri sevmem» diyordu...
Böylece, haddi belli şeyleri aşıp gitti. Sonsuz varlığa erince, öncekilerden tamamen ümidini kesti. O zaman şöyle dedi: «Ben yüzümü öyle bir varlığa çevirdim ki, semâları ve yeri o yarattı.» (En'am, 79).
Bir saliğin bu nurlara erip, ilâhî perdeleri aşabilmesi için, ilk defa nefsanî perdeyi aşması gerekir. Başka türlü olmaz. Nefsin perdesi de ilâhî emir âlemine ait bir iştir. İlâhî nurlardan biri olduğu da katidir.
Bu arada emir ve nur, demekle Hak Teâlâ'nın gerçek yüzünü tecelli ettiren, kalbin ve ruhun sırrını kastediyorum. O bütün âlemi içine alıp kuşatabilir. Her varlığın sureti orada tecelli etmektedir.
Ona, Levh-u Mahfuz tabirini kullanan da vardır. Bir yolcu buraya vardıktan sonra ona yüce bir nur görünür. Onun yüceliği doğrudur, çünkü bütün varlık olduğu gibi orada zuhur eder.
Bu sır yolcuya ilk zamanda saklıdır...Kur'ân-ı Kerim de aynı yola delâlet etmektedir. Bu makama eren kimsenin kalb perdesi açılır. İlâhî nur doğduktan sonra kalbin cemâl hali açıkça görünür.
Bu hali bulan, kalbine baktığı zaman kendisine dehşet veren cemâlini görür. Böyle dehşet haline kapılan kimsenin, ağzından, «Ene'l-Hakk / Ben Hakk'ım» sözü, çok büyük bir ihtimalle çıkabilir.
Bu makama takılan kimseye başarı eli gelir, ilâhî lütuf imdad ederse, bu yanıltıcı makamdan kurtulur, gider. Çünkü o, bu durakların yeni yolcusu ve acemisidir. Aksi halde, ilâhî yardım yetişmezse, helak olmak işten bile değildir.
Çok dikkat gerekir. Bu makam aldatılma makamıdır.Bu makamda, tecelli edenle tecelli yeri karıştırılır... Tıpkı bir kimsenin, aynadaki suretini görüp kendini o sanması gibi. Ve şişenin rengini, içindekinin rengi sanmak gibi.
Şarap inceldi, kadeh de inceldi; İş karıştı, birbirine benzedi. Sanki şarab var da kadeh yok, Ve sanki kadeh var şarap yok...
İşte bu gözledir ki, Nasara Hz. İsa'ya baktı, ilâhî nurun orada parladığmı gördü, takılıp kaldı ve yanıldı. Tıpkı, suya ya da aynaya bakıp yıldızı gören ve o gördüğünü yıldız zannedip yanılan gibi...
Bu aynada ya da suda gördüğünü, yıldız sanıp tutmak için elini uzattı, ama yanıldı...
Tasavvuf yolunu tutanların aldanış şekilleri çeşitlidir. Ciltlerle yazılsa bitip tükenmez. En iyisi bu sayılan kadarını bilip, ötesini bırakmaktır.
Hak yolcusu, kendi âlemi için olacak işleri dışarıdan işitmeye muhtaç değildir. O kimse ki, bu hali tadmamıştır, bilmez... İşitmenin de faydası olmaz. Belki zararlı olur. Bir salik anlayamadığı şeyi işitirse, dehşete düşer.
İşitmeyi tamamen faydasız da sayamayız. Belki işitir ve Allahü Teâlâ da başarı ihsan eder, vasıl olur. Böyle bir kimse de bilmeli ki, iş hayal edemeyeceği kadar üstündür.
Küçük izanı ve kısır hayali böyle bir şeyi kavrayamaz. Bir sürü bozuk düzen halleriyle ona varamaz. İşte bunu bilmesi kâfidir. Sonra, Allahü Teâlâ'nm veli kulları tarafından haber verilen hikâyeleri ve keşif hallerini tasdik etmelidir. Onların, Allahü Teâlâ'nın zatına ait verdiği haberleri tasdik etmelidir.

El-Mürşidü'l-emîn ilâ Mev'izeti'l-Mü'minîn / Bedir Yayınları
Gurur / Sayfa 268

http://www.gazali.net

Levh-i Mahfuz Hakkında - 8

Âyet-i kerime: «İlâhî fıtrat öyle bir şeydir ki, Allah, zatına ve sıfatına mazhar kıldığı insanları o şekilde yaratmıştır.» (Rum, 30).
Âyet-i kerime: «Biz, insanı en güzel kıvamda yarattık.» (Tin, 4).
İlâhî füyûzatm gelmesi yolunda anlatılan iki şeklin arasına giren ve gelmesine mâni olan ve meşgul eden bir¬kaç şey var. O şeyler, şehevî arzular ve daha başka kötülüklerdir. Bunlar aradan kalkınca işler aslına döner, kalbde hakkın azamet ve celâli tecelli eder ve kul, ebedî sonsuz saadete erer. Her kap içinden ne kadar dışarı atabilirse, dışarıdan o miktar nasip alabilir. Kalb de böyledir. Dış âleme karşı, içini ne kadar boşaltırsa, ötelerden o kadar nasip alır. Allahü Teâlâ bu hale eren kişileri, «Rab-baniyyun, Ahbar» (Mâide, 44) adlan ile zikreder. Mânâsı; bilgi sahibi, Hakk'a bağlı gerçeğe vakıf olarak alınabilir.
Anlatmak istediğimiz ilmi bulup sonsuz saadete erdikten sonra, kalb kerim\bir şah olur. Hakk'a bağlı bir varlık haline gelir.
Bu yüce hali bulanlar, Hz. Ali r.a. tarafından da şöyle anlatılmaktadır: «Yeryüzünde Allah'ın kandilleri vardır. Zatına göre en sevimlisi; zarif, pâk ve sağlam olanıdır.» Tefsir ederken de şöyle buyurur: Kardeşlerine karşı zarif, din yolunda kuvvetli, yakın itibarı ile sâf ve temiz...
«O nurun misâli, bir pencere içinde yanan kandildir.» (Nur, 35). Âyet-i kerimesi, anlattığımız imanlı kalbe işaret sayılır. Bunu Ubey b. Kâab anlatmıştır.
«Yahut o, dalgalı bir denizin karanlıkları gibidir.» (Nur, 40) âyet-i kerimesi de münafıkm haline işaret eder.
Zeyd b. Eşlem Hz. de «Levh-i Mahfuz» cümlesini tefsir ederken, iman sahibinin kalbi olduğunu söyler.
İnsanın yaratılışı, terkibi icabı varlığında dört vasıf bulunmaktadır. O vasıfları şöyle sıralayabiliriz: Yırtıcı, hayvanı, şeytanî, rabbani...
Tabiatına, öfke hali galip gelirse, yırtıcı vasfını alır. Şehvet hislerine kapılır giderse; hayvani vasfı alır. Bu
iki sıfat bir yerde olunca, hırsa kapılır. Herkesi ezmek ister. Üstünlük taslamak arzusu belirir. Mekir, hilecilik ha¬li meydana çıkar.
Ve... şeytanî kuvvete kapılır.
Sayılan vasıflar, eriyip gidince, rabbani hal gelir. Buna, «Ruh, Rabbımın emrinden bir iştir,» (İsrâ, 85) âyet-i kerimesi işaret eder.
Bu hale eren insan, kurtulmuş sayılmaz. Çünkü o kudsî vasıf icabı, insan üstünlük iddia eder. Hatta rububiyet davasına da kalkabilir. Kendisinin o kudsî vasıfla anılmasından hoşlanır. Ona uyan hallerin zuhuru ile ferah duyar. Bu arada, kendisinden, o vasfı yıkıcı hallerden bir bilemediği şey veya başka hal çıkarsa, mahzun olur. Halbuki bu arada en büyük kurtuluş yolu ibadettir, ama bilemez.
Anlatılan şeylere karşı, irfan duygusuna sahip olduktan sonra, en iyi iş ibadete devamdır. Çünkü ibadetle arzu elde edilir. Lâyık olmayan şeyler erir, öbürleri beka bulur.
Inşaallah ibadet bahsini, Riyazat bölümünü anlatırken, daha geniş bir şekilde zikredeceğiz.
Bilmen gereken bir şey daha var. Kalbde hasıl olan ilim, öğrenmek ve delil takdimi yolundan olursa, buna Ulemâ yolu, adı takılır... Keşif ve müşahede ile hâsıl olan ilmin adına da, Sofiye Yolu adı verilir. Sofiye Yolu iki kısma ayrılır.
Birincisi: İnsanın özüne ilham gelmesi. Bu ilham, bir nevi kalbe üflenir. Buna da Peygamber s.a. efendimizin şu hadî&-i şerifi işaret eder: «Kudsî ruh, şunları kalbime üfledi: İstediğini sev, nasıl olsa ayrılacaksın. İstediğini yap, yaptığının karşılığını bulacaksın. İstediğin gibi yaşa, nasıl olsa Öleceksin.»
İkincisi: Bu, doğrudan doğruya ilhamdır. Bunda üf¬leme şeklinde ses, nefes yoktur. Bu hal, bizzat eşyanın gerçek yüzünü keşiftir. Bu ilhamı alan zata, eşyanın perdesi açılır. Perde açılınca o işe bağlı melek görünür, ondan istifade eder...
Şunu da bil ki, kalb, tam parlak bir ayna olursa, Levh-ü Mahfuz ona nakşini nakleder. Bu durumda arada perde kalmaz.
Bu durumda kalb, Levh-ü Mahfuz'un tam hizasına gelir ve bu geliş sonunda bütün hakikî ilimler, kalb aynasına akar. .
Bu perdenin aralanması, bazan uykuda, bazan da ayıkta olur. Ayıkta olan çok defa tasavvuf ehli içindir. Bazan da, kulun dıştan yapışacağı bir sebebe bakılmadan, dış kabiliyeti gözetilmeden, esen ilâhî nesim kula ö perdeyi açar. . Kulun kalbinde, perdenin ötesindeki, hayret veren kudsi ilimler parlamaya başlar.
Bu ilâhî ilimlerin kalbe tam gelmesi için, ölmek gerek. Bu ölüm malûm ölüm olmayıp, iradî ölümdür. O zaman perdeler tam açılır, her şey gerçek yüzü ile görülür. Peygamber s.a. efendimiz, bir hadîs-i şerifinde, bu ölümü işaret için şöyle buyurur: «İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.»
Bu ölüme Sofiye yolundan gidilir. Onlar bu yolu bildikleri için," zahirî ilimlerle pek uğraşmazlar, kalblerini aydın kılmaya bakarlar. Dış âlemle ilgilerini keserler. Bunu yapmaktaki gayeleri, Allahü Teâlâ'nm zatına tamamen yönelmeyi temindir. Bu yönelme hasıl olduktan sonra, bütün işleri ona ısmarlamaktır. Çünkü, kaiblerihe faydalı olan bilgiyi, Allahü Teâlâ daha iyi bilir. Vereceği nurları,
lutuflan o daha yerinde verir. Aslında bu yol, peygamberlerin yoludur. Onlar zahirî derslere çalışıp ilim tahsili yapmış değildir. Onlar hazineyi bulmuş, dıştan ufak çalışmaya aldırış etmemişlerdir. Onların yoluna ve zahirî ilim tahsiline, içine dalman hazine jle, üzerinde çalışma yapı¬lan kimya sanatı, bir misâl olabilir. Halin böyle olması icabi, sana gerekeni de diyelim: Hazineyi bulmadan Önce, sakın zahirî sebepleri, çalışmayı bırakma. O hazineyi bulmadan, buldum zannı ile çalışmayı bırakmak tam helaktir.

El-Mürşidü'l-emîn ilâ Mev'izeti'l-Mü'minîn / Bedir Yayınları
Kalp Halleri / Sayfa 177


http://www.gazali.net

Levh-i Mahfuz Hakkında - 7

Denirse ki: Ümmet, eğer umûmu lafızdan anlamadılarsa, Kitab ve Sünnet lafızlarının umûm oluşunu nasıl bilmişlerdir.
Yine Hz. Peygamber Cibril'in, Cibril de Allah'ın ifadelerini ne ile tanıyorlardı ki, hükümleri genelleştirmişlerdir?
Deriz ki: Sahabe, lafızların umûm oluşunu, Hz. Peygamberin hallerinin karineleri, tekrarlan ve tekrarlanagelen adeti sayesinde biliyorlardı.
Tabiun da, sahabenin hallerinin karineleri İle ve onların işaret, rumuz ve değişik tekrarlarıyla biliyorlardı.
Cibril ise, eğer Allah'tan vasıtasız olarak duymuşsa, Allah, insanların kelamına benzemeyen kelamıyla yaptığı hitap ile kastettiği şeyin zorunlu bilgisini Cibril için yaratıyordu.
Eğer Cibril bunu, Levh-i Mahfuz'da görmüş ise; bunu melek diliyle ve ihtimal taşımayan kesin bir delaletle yazılmış olarak görmekle biliyordu.

EL-MUSTASFA (İSLAM HUKUKUNDA DELİLLER VE YORUM METODOLOJİSİ)
REY YAYINCILIK / 2.Cilt / Üçüncü Kutub: Hüküm Çıkarma
Umûm Erbabının Delilleri Ve Bunların Çürütülmesi (Nakz): / 4. Delil

http://www.gazali.net

21. KUDSİ HADİS

Yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

"Ey âdemoğlu!
Ölüm senin tüm sırlarını açığa çıkaracak, kıyamet seninle ilgili bütün haberleri verecek ve azap yüzündeki perdeyi yutacaktır. Bir günah işleyeceğinde, günahın küçüklüğüne değil, onunla kime isyan ettiğine bak! Sana az bir rızk verildiğinde, rızkın azlığına değil, onu sana kimin verdiğine bak!
Küçük günahları hafife alma; çünkü sen Allah'a hangi günahla (affedilmeyecek ve azabı hak edecek) isyanı yaptığını bilemezsin. Benim tuzağımdan emin olma; zira benim imtihanım
senin için, bir karıncanın karanlık bir gecede bir kaya üzerindeki yürüyüşünden daha gizlidir.

Ey âdemoğlu!
Bir isyan ettiğinde benim gazabımı hatırlayıp günahtan el çektiğin oldu mu?
Sana emrettiğim gibi farzlarımı yerine getirdin mi?
Miskinlere malından verdin, sana kötülük eden kişiye iyilik ettin mi?
Sana zulmedeni bağışladın mı?
Senden akrabalık bağını koparanla sen ilgilendin mi?
Sana ihanet edene sen insaf ettin mi? Seninle küs olanla konuştun mu?
Çocuğuna edep verdin, komşunu kendinden razı ettin mi?
Âlimlere dinin ve dünyan hakkında sorular sordun mu?
Şüphe yok ki ben, sizin görünüşlerinize ve dış güzelliklerinize bakmam ancak kalplerinize bakarım.

İşte bu sıfatlar kimde varsa ben ondan razı olurum." Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah (c.c) sizin cisimlerinize ve suretlerinize bakmaz. O ancak kalplerinize bakar (ve sizi ona göre değerlendirir)."

Bk. Müslim, Birr; 33, ibn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/285, 359.

KUDSİ HADİSLER / 21. KUDSİ HADİS / SAYFA 43 - 44 / SEMERKANT YAYINLARI

http://www.gazali.net

İLİM TAHSİLİNDE RUHLARIN MERTEBELERİ

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler insan ruhunda gizli bir halde mevcut olup tüm insanlar ilimleri öğrenmeye kabiliyetlidir. Bazı ruhlar sonradan meydana gelen herhangi bir arıza ve sebepten dolayı bu kabiliyetini kaybedebilir. Bunu şu hadislerden anlıyoruz:
"İnsanlar, şirk ve küfürden temiz bir halde (tevhid dini üzere) yaratıldı, fakat şeytanlar onları aldatıp şirke düşürdü."
"Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar."
İnsan ruhu aslî saflığını ve taharetini muhafaza etmesi halinde, küllî ruhun aydınlatmasına (işrak) istidatlı, ondan aklın kavrayabileceği suretleri almaya kabiliyetlidir. Lâkin bazı ruhlar bu dünyada kendisine arız olan muhtelif hastalıklar ve çeşitli sebeplerden ötürü hakikatleri idrak edemez bir hale gelir. Bazıları da aslî sıhhatini korur, bozulmaz. Böylece kabiliyetini kaybetmez. Bunlar vahiy alma kabiliyeti olan, mucizeler gösteren, bu kevn ve fesad (içinde yaşadığımız oluş ve bozuluş dünyası) âleminde tasarrufa muktedir olan nebîlerin ruhlarıdır. Bu ruhlar aslî sıhhati üzere kalabilmiş, arızî illet ve marazî unsurlarla mizaçları bozulmamıştır. Bu sebeple nebîler insanları fıtratlarındaki temizliğe çağıran ruh doktorlarıdır.
Hasta ruhlar bu süflî dünyada muhtelif mertebeler oluşturur. Bunlardan bir kısmı birazcık dahi olsa mevki-makam hastalığına yakalanmış, hafızalarına nisyan (gaflet ve unutma) bulutları çökmüş olmasına karşın devamlı öğrenmekle meşguldürler. Bu şekilde aslî sıhhatlerini talep ederler ki, bu gruba dahil olanlar az bir tedavi ile iyileşir, çok az bir tezekkürle nisyan bulutlarını dağıtırlar.
Bazıları da ömürleri boyunca ilim öğrenirler. Günlerini ilim tahsili ve birtakım nazariyeleri tetkik etmekle geçirirler. Fakat mizaçları bozuk olduğundan hakikatleri anlayamazlar. Çünkü mizaç bozulunca ilâç fayda vermez.
Diğer bir grup da, hatırlayıp unuturlar, riyazetle nefislerini yıpratırlar. Bu surette birazcık nur, az bir aydınlanma elde edebilirler.
Bu tür mertebeler nefislerin dünyaya meyletmesinden, fâni meşguliyetler içinde boğulup gitmesinden meydana gelir.
Ruhların hastalanması veya sıhhat bulması kuvvetlilik-zayıflılık derecesine göredir.
İşte bu hastalıklar giderilirse, ruhlar ledün ilminin mevcudiyetini kabul ve itiraf ederler, fıtratlarının temiz ve saf olduğunun farkına varırlar.
Ruhlar, bu kesif bedene arkadaşlık etmekle ve hakikatlere perde olan bu zulmânî âlemde ikamet etmekle hastalanmış, gerçeği göremez olmuştur.
Halbuki ruhlar, ilim öğrenmekle olmayan bir ilmi [ilm-i ma'dûm] icat etmek, mevcut olmayan bir aklı [akl-ı mefkud] meydana getirmek istemiyor; bilakis bedenî süslere yönelmek, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak ve onu düzene koymak gibi birtakım meşguliyetler sebebiyle kendisine arız olan hastalığı gidermek, yaratıljşlarında mevcut olan aslî ilme dönmek istiyorlar.
Nasıl ki çocuğunu seven şefkatli bir baba, çocuğunun bakımı, terbiyesi gibi işlerle uğraştığında
diğer işleri unutursa, ruh da fazla sevgi ve şefkatinden dolayı bedene yönelmekte, onun ona/ımı, korunması, ihtiyaçlarının teminiyle uğraşmakla zayıf, bitkin düşmesi sebebiyle dünya denizinde boğulmaktadır.
İşte bu yüzden ruhlar, kaybettiğini bulmak, unuttuğunu hatırlamak için taallüme (çalışarak öğrenmeye) ihtiyaç duymaktadırlar.
Taallüm, ruhun kendi aslî cevherine yönelmesi, saadete ulaşmak ve kemale ermek için kendisinde kuvve halinde mevcut olan şeyleri fiile çıkarmasıdır.
Ruhlar, aslî cevherlerindeki hakikatlere tek başına ulaşamayacak kadar zayıf düşerlerse, âlim, fâzıl, müşfik bir muallime bağlanır, yardım için ona sığınırlar ki arzuladıkları şeye nail olabilsinler. Tıpkı, kendisini tedavi etmeyi bilmeyen, fakat sıhhatin arzu edilen, güzel bir şey olduğunun farkında olan bir hastanın müşfik bir
tabibe başvurarak halini arzetmesi ve ona tedavisi için sığınması gibi.
Biz, baş (akıl) ve göğsünden (kalp) istisnaî bir hastalığa yakalanmış olan bir âlim tanıdık ki, hastalığının devam ettiği zaman zarfında, ömrü boyunca öğrendiklerini unuttu, hafızasında olan her şey birbirine karıştı. Bu âlim şifa bulup da sıhhatine kavuştuğunda unutkanlığı gitmiş, hastalık günlerinde unutmuş olduğu malûmatları tekrar hatırlayabilmişler. Bu olaydan anlıyoruz ki, bilgiler yok olmazlar, unutulurlar.
Bilgilerin yok olması [mahv] ile unutulması [nisyan] arasında fark vardır. Mahv, nakış ve izlerin hafızadan tamamen silinmesi, nisyan ise, gün ortasında güneş ışıklarının bulutlar tarafından perdelenmesi ve ortalığın güneş bat-mışçasına kararması gibi, hafızadaki nakışların gizlenmesidir.
Öyleyse ruhun taallümle meşgul olması, yaratılıştaki temizliğine ve fıtratına dönmesi için,
kendisine arız olan hastalığı defetmeye çalışmasından başka bir şey değildir.
Ey kardeşim, ruhun cevher ve hakikatini, taallümün sebep ve gayesini anladıktan sonra bilmiş ol ki hasta ruh bir şey öğrenmeye, ömrünü ilim tahsili için harcamaya ihtiyaç duyar.
Hastalığı hafif, derdi az, uğradığı belâ önemsiz, nisyan bulutu ince, mizacı sağlam olan ruh, fazlaca taallüme ve bu uğurda uzun müddet yorulmaya ihtiyaç duymaksızın birazcık tefekkür ile aslına döner, kendi hakikatine yönelir ve sırlarına vâkıf olur. Böylece onda kuvve halinde olan şeyler fiile çıkar. Fıtratında-ki hallerle bezenir. Bu suretle kemale ermiş, kısa zamanda pek çok şey öğrenmiş ve bunları en güzel şekilde ifade eden bir âlim olmuş olur. Bu ruh, küllî ruha yönelerek aydınlanır. Cüz'î ruha yönelerek feyiz saçar. Aşk yoluyla aslına benzeyerek, haset ve kin damarlarını koparıp atar. Dünyanın fuzûlî ve lüzumsuz süslerinden yüz çevirir.

İşte bu mertebeye eren nefis hakikati bilmiş, kurtuluşa ermiştir ki bütün insanlar için arzu edilen mertebe budur.

Ledün Risalesi - Risâletü'l-Ledünniyye / İlim Tahsilinde Ruhların Mertebeleri / Sayfa 67 / Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun /
Semerkand Yayıncılık


http://www.gazali.net

İlahi Lütuflara Aldananlar

Bu grup, o mertebeyi geçerek bu yolda sülûke başlamış ve kendileri için marifet kapıları da açılmıştır. Marifetin başlangıç noktalarından bir koku alınca, şaşkınlığa düşer, bununla sevinir, garipliklerine hayran olurlar. Böylece kalpleri onlara yönelip, onları düşünür, bağlanır kalır. Nasıl olup da kendilerine bunların kapısının açıldığı halde, başkalarına neden kapalı kaldığını düşünürler.

Oysa bu bir aldanmadır. Çünkü Allah'ın yolunun acâipliklerinin nihayeti yoktur; kim bir acaiplikle karşılaşıp orada kalırsa, adımları kısalır ve maksada ulaşmaktan mahrum olur. Bu kişi tıpkı bir sultanın yanına gitmek için yola çıkıp, saray meydanının kapısından daha önce buradakini ve benzerini görmediği çiçek ve ışıkların olduğu bir bahçe görerek ona bakmaktan sultanla görüşme zamanını geçiren ve ziyan etmiş bir şekilde geri dönen kimseye benzer.

Aldananlar (el-Keşf Vet-Tebyîn fî Ğurûri'l-Halki Ecma'în)
4. ALDANAN SUFİLER / 8- İlahi Lütuflara Aldananlar /
Sayfa 82/Tercüme: Fethullah Yılmaz / Semerkand Yayıncılık


http://www.gazali.net

Marifetullah Hususunda Hatalı Anlayışların Sebebi

Marifetullah (Allah'ı Bilmek) Hususunda İnsanların Hatalı Anlayışlarının Sebebi
Mevcudâtın (varlıkların) en açığı ve en görüneni Allah Teâlâ'dır. Öyleyse Allah'ın marifeti marifetlerin ilki, zihinlere ilk geleni ve akıllara en kolay geleni olmalıdır. Oysa durumu tam bunun tersi olarak müşahede edersin. Bu bakımdan bunun sebebini belirtmek gerekir.
Allah Teâlâ'nın, mevcudâtın en açığı ve en görüneni olduğunu bir misal ile anlaşılır bir mânâdan dolayı söyledik. Şöyle ki: Yazarlık veya terzilik yapan kimseyi gördüğümüzde, o insan diri olması hasebiyle, bizim nezdimizde mevcudâtın en açığı olur! Bu bakımdan o insanın ilmi, kudreti ve dikişe iradesi, bizce onun zâhir ve bâtın bulunan diğer sıfatlarından daha açıktır; zira şehvet, öfke, yaratılış, sıhhat, hastalık gibi bâtın sıfatlarının tümünü bilmeyiz. Zâhir sıfatlarının da bazısını bilmediğimiz gibi, bazısından şüphe ederiz. Uzunluğu ve renginin değişikliği ile diğer sıfatlar gibi...
Hayat, kudret, irade, ilim ve hayat sahibi olması ise, göz sayesinde kudret ve iradesine bakmaksızın bizim nezdimizde apaçıktır. Çünkü bu sıfatlar beş duyunun hiç biriyle hissedilmezler. Sonra biz onun diri olduğunu, kudret ve iradesini ancak onun dikiş ve hareketiyle biliriz.
Bu bakımdan eğer biz âlemde O'ndan başkalarına bakarsak onlarla O'nun sıfatını bile-meyiz. Öyle ise, bilinmesi için bir tek yol vardır. Buna rağmen açık ve seçiktir. Oysa Allah'ın varlığı, kudreti, ilmi ve diğer sıfatlarının varlığına, zarurî olarak gördüğümüz her şey delâlet eder. Zâhir ve bâtın duyularımızla idrâk ettiğimiz taş, toprak, bitki, ağaç, hayvan, gök, yer, yıldız, kara, deniz, ateş, hava, cevher, araz, bütün bunlar delâlet eder.
Hatta Allah Teâlâ'nın varlığına ilk delâlet eden bizim nefsimiz, vasıflarımız, cisimlerimiz, değişen hallerimiz, değişen kalplerimiz, hareket ve hareketsizliğimizdeki bütün durumlarımızdır. Bizim ilmimizde eşyanın en açığı nefislerimizdir. Sonra beş duyu ile hissettiklerimizdir. Sonra akıl ve basiretle idrâk ettiklerimizdir. Bu idrâk edilenlerin her birinin bir tek idrâkçisi, bir tek şahidi, bir tek delili vardır. Oysa âlemde bulunan herşey, konuşan deliller ve yaratanının varlığına şehadet eden burhanlardır. Kendilerini tedbir eden, kendilerinde tesarruf eden, harekete geçiren yaratanının varlığını ilan ederler. Onun ilim, kudret, lütûf ve hikmetine delâlet ederler.
İdrâk olunan varlıklar hadde hesaba sığmaz. Eğer kâtibin diri olduğu, bizce zâhir ise, ona bir tek şahidden başka şahitlik yapan yoktur ve o da gördüğümüz onun el hareketidir. Madem ki durum budur, Allah Teâlâ bizce nasıl görünmez? Oysa nefsimizin içinde ve dışında düşünülen ne varsa hepsi O'nun varlığına şahitlik eder, O'nun azamet ve celâlini ikrâr eder; zira her zerre, Usanınca varlığının kendisinden, hareketinin zatından olmadığını ve bir mûcid ve hareketlendirene muhtaç olduğunu haykırır. Bunu önce azalarımızın terkibi, kemiklerimi-zin birbirine uygun bir şekilde oluşu, etlerimiz, damarlarımız, tüylerimizin bitiş yerleri, bedenimizdeki parçalarımız haykırır. Zira biz biliriz ki bu parçalar kendiliğinden bu intizam içine girmiş değildir. Nasıl ki kâtibin elinin kendiliğinden hareket etmediğini biliyorsak... Öyleyse varlıkta idrâk olunan, hissedilen, düşünülen, hazır ve gaib her ne varsa, hepsi O'nun büyüklüğüne şahitlik eder, O'nu tanıtır. Böylece akıllar dehşete kapıldığından O'nun idrâkinden aciz kalır. Çünkü O varlığı anlamaktan aklımız âcizdir, bunun da iki sebebi vardır:
Bu sebeplerden biri, kendi nefsinde ve derinliğinde gizli olmasıdır. Bunun misali hiç de gizli değildir. İkinci sebep ise açıklığı zirvede olandır. Bu durum, yarasa kuşunun gece görüp gündüz görmemesinin, gündüzün karanlık olmamasından olmadığı, ancak şiddetli ışıktan ileri geldiği gibidir! Zira yarasanın gözü zayıftır. Güneş doğduğunda ışıkları onu kapatır. Bu bakımdan yarasanın gözünün zayıf olmasından ötürü güneşin kuvvetli ışığı onun görmesine mâni olur. Öyleyse o, ışık karanlığa karışıp belirtisi azalmadıkça hiçbir şey göremez.
İşte bunun gibi, akıllarımız da zayıftır. İlâhî huzurun cemâli ise son derece parlak ve nûrludur, son derece kapsayıcıdır. Hatta onun görüntüsünden göklerin ve yerin melekûtundan bir zerre bile dışarıda kalmaz. Bu bakımdan onun görüntüsü gizlenmesine sebep oldu. Nûrunun doğuşu sebebiyle zayıf gözlerden perdelenen Allah ortaktan münezzehtir. Açıklığından dolayı basiretten ve gözlerden gizlenen Allah ortaktan münezzehtir.
Zuhurunun sebebiyle gizlenmesi nasıldır diye hayret edilmesin; zira eşya zıdlarıyla bilinir. Varlığı kendisine zıd kalmayacak kadar yayılıp umumîleşenin idrâki zordur. Bu bakımdan eğer eşyanın bazısı delâlet eder, bazısı etmezse, o vakit aradaki farkı yakın bir mesafeden görürsün. Bütün eşya ona delâlet etmekte aynı tarzda ortak olunca iş zorlaşmıştır. Bu işin misali, yeryüzüne doğan güneşin ışığı gibidir; zira biz biliriz ki bu yeryüzünde olan geçici durumlardan biridir. Güneş kaybolduğunda bu ortadan kalkar. Eğer güneş daima kalsaydı, o zaman cisimlerde renklerinden başka birşey yok zannederdik. O renkler de siyahlık, beyazlık ve diğerleridir. Çünkü biz bu takdirde siyahta ancak siyahlık, beyazda da ancak beyazlık görebilirdik. Işığı ise bir olduğu halde göremezdik. Fakat ne zaman ki güneş battı, her yer karanlığa boğuldu, biz iki halin arasını idrâk
ettik. Dolayısıyla cisimlerin bir ışıkla aydınlandığını öğrendik. Güneşin batışı anında kendilerinden ayrılacak bir sıfatla sıfatlanmıştır.
Bu bakımdan biz ışığın varlığını yokluğuyla bildik. Eğer yokluğu olmasaydı ancak şiddetli bir zorluk çektikten sonra onun varlığına muttali olabilirdik. Bunun sebebi de şudur: Biz, cisimleri birbirine benzer olarak görürüz. Karanlık ve ışık birbirine muhalif değildir. Görünen eşyaların hepsi ışık vasıtasıyla idrâk olunduğuna ve görünenlerin en açığı olduğuna rağmen ışık başkasını gösterdiği halde nefsinde zâhir değildir. Eğer zıddı olsaydı, hadd-i zâtında zâhir olan ve başkasına görünen bir şeyin açıklığından dolayı müphemliği nasıl düşünülür? Öyleyse Allah Teâlâ eşyanın en zâhiridir. Hatta bütün eşya zuhura gelmiştir.
Eğer O'na yokluk, gaybûbet ve değişiklik ârız olsaydı muhakkak gökler ve yer yıkılırdı. Mülk ve melekût iptal olunur ve bu vasıta ile iki halin arasındaki fark idrâk edilirdi. Eğer eşyanın bir kısmı O'nunla, bir kısmı da başkasıyla mevcut olsaydı muhakkak iki şeyin delâlet etmek hususunda aralarındaki fark idrâk edilirdi. Fakat onun delâleti eşyada aynı tarz üzerinde umûmîdir. O'nun varlığı bütün hallerde daimdir, aksi muhaldir. Bu bakımdan şiddetli zuhurunun gizliliğini gerektirdiğinde şüphe yoktur. İşte anlayışlarının kusurundaki sebep budur. Basireti kuvvetli olup kuvveti zayıf olmayan bir kimse ise, normal durumunda Allah'tan başkasını görmez ve O'ndan başkasını bilmez. Varlıkta Allah'tan başkasının olmadığını bilir.
Fiilleri ise Allah'ın kudret eserlerinden bir eserdir. Bu bakımdan o fiiller Allah'a tâbidir. Allah olmasa, hakîkat o fiillerin varlığı da olmaz. Varlık ancak hak olan bir'in varlığıdır. Öyle bir ki bütün fiillerin varlığı O'nunladır. Hali bu olan kimse fiillerin hangisine bakarsa, mutlaka orada fâili görür.
Dolayısıyla göğün, yerin, hayvanların ve ağaçların yaratık olması hasebiyle, onlara bakmaz. Fiilen hak olan Bir'in sanatı olması hasebiyle fiile bakar. Bu bakımdan onun bakışı, Allah'ı geçip de başkasına varamaz. Tıpkı bir insanın şiirine, yazısına veya yazmış olduğu kitaba bakan bir kimse gibi... Bu kimse orada şair ve musannifi görür. Onun eseri olması bakımından görür. Mürekkep ve terkibinde kullanılan maddeleri sebebiyle ve beyaz kâğıt üzerinde yazılmış hat olması hasebiyle bakmaz. Bu bakımdan bu kimse musannifin gayrisine bakmış olmaz!
Bütün âlem Allah'ın tasnifidir. Bu bakımdan Allah'ın fiili olması hasebiyle âleme bakan bir kimse ve âlemin Allah'ın fiili olduğunu bilen bir kimse, Allah'ın fiilidir diye âlemi seven bir kimse, Allah'tan başkasına bakmış, Allah'tan başkasını tanımış ve Allah'tan başkasını sevmiş olmaz. İşte böyle bir kimse Allah'tan başkasını görmeyen hakikî muvahhid olur. Nefsine, nefsi olması hasebiyle değil, Allah'ın kulu olması hasebiyle bakar, îşte budur hakkında Fenâ fi't-tevhîd, fenâ an nefsihi (Tevhidde fani olmuş, nefsinden yok olmuştur) denilen! 'Biz bizimle idik! Sonra biz bizden fani olduk ve biz siz kaldık' diyenin sözünde bu mânâya işaret vardır. Evet! Bütün bunlar basiret sahipleri nezdinde belli şeylerdir. Anlayışların zâfiyetinden idrâk edilmeleri çetinleşmiştir.
Bunları bilenlerin de izah ve beyanları hedefi zihinlere yaklaştırıcı ibarelerle ifade etmekten kusurlu oldukları veya bilenler kendi nefisleriyle meşgul oldukları ve bunun başkasına fayda vermediğine inandıkları için, bu meseleler müşkil ve çözülmez bir vaziyette kalmıştır. İşte anlayışların Allah'ın bilgisinden aciz kalmasının sebebi budur. Bir de bu sebebi (Allah'ın varlığına şahidlik eden bütün idrâk edilenleri) ancak aklın olmadığı çocukluk devrinde idrâk eder. Sonra o insanda akıl yavaş yavaş gelişir. Oysa o bütün himmetiyle, şehvetlerine dalmış bir haldedir. İdrâk edip hissettiği şeylere ünsiyet vermiş, dolayısıyla o şeylerin onun kalbinde uzun ünsiyetten dolayı tesiri düşmüştür.
İnsanoğlu ansızın garip bir hayvanı veya garip bir bitkiyi veya âdetin hilafına garip bir ilâhî fiili gördüğünde tabii olarak onun dili konuşup Fesübhânallah der. Oysa aynı insan bütün gün kendi nefsini, azalarını ve diğer hayvanları görür durur ve bütün bunlar da kesin delillerdir. Buna rağmen bunlara uzun zamandır alıştığındanbunların şahitliğini hissetmez. Eğer kör birinin akıllı olarak bâliğ olduğunu, sonra gözünün üstündeki perdenin birden kalktığını, gözünün gökler, yer, ağaçlar, bitkiler ve hayvanlara ani olarak bir defada uzandığını farzedersek, böyle bir kimsenin bu acaipliklerin yaratanının varlığına şahitlik ettiklerinden dolayı büyük taaccübe kapılıp aklını oynatmasından korkulur! İşte bu ve buna benzer se-bepler şehvetlere dalmakla beraber halkın önünde marifet nûrlarıyla nûrlanma yolunu ve marifetin geniş denizlerinde yüzmenin yolunu kapatan faktörlerdir. Bu bakımdan insanlar, Allah'ın marifetini talep etmek hususunda merkebine bindiği halde, merkebini arayan ve darb-ı mesel olarak verilen bir sarhoş gibidir. (Bu, halkın 'Evladı omuzunda olduğu halde onu arıyor' demesine benzer.)
Açık şeyler istenildikleri zaman çetin olurlar. îşte işin sırrı budur. Bunun için Şair şöyle demiştir: 'Şüphesiz ki göründün! Hiç kimseye gizli değilsin! Ancak kameri tanımayan göze gizlisin! Fakat belirdiğinle perdeli olduğun halde gizlendin. Acaba tanınmakla örtünen nasıl tanınacaktır?'

İhyau Ulumid-Din / 4.Cilt / 6. Muhabbet
10. Marifetullah (Allah'ı Bilmek) Hususunda
İnsanların Hatalı Anlayışlarının Sebebi
Bedir Yayınevi - Ahmet Serdaroğlu


http://www.gazali.net

Levh-i Mahfuz Hakkında - 6

Levh-i Mahfuz'da yazılı olan 2 kısımdır:
1. Kısım Mutlaktır;
Kulun ameline, filine bağlı değildir. Rızık ve ecel gibi Yâni kul, çalışmasa da Allah, kefil olduğu rızık mikdarını kendisine verir. Ecel Cenabı Hak (Hûd S.A. 6) "Yerde yürüyen hiç bir canlı yoktur ki tümünün rızkı Allah'ın üstünde olmasın" Ve yine başka bir âyette (Araf S.A. 34) "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir saat geri bırakabilirler ne bir saat öne alabilirler"
Bu iki âyette de rızık ile ecel, mutlak olarak bildirilmiştir hiç bir şeyle şartlı ve kayıtlı değildir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) buyuruyor:
"Dört şey mukadderdir değişmez: 1 - Yaratılan, 2 - Huy, 3 - Ecel, 4 - Rızık."
2. Kısım Kulun fiiliyle, ameliyle şartlı ve ona bağlıdır;
Sevap ve azap gibi Yâni sevap ve azabın verilmesi şartla (kulun yapıp yapmamasına) bağlıdır.
Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor: (Maide S.A. 65) "Eğer kitap ehli iman edipte (fesatçılıktan bozgunculuktan) sakınsalardı onların kötülüklerini her halde örter ve onları her halde nimeti bol Cennetlere sokardı."

ABİDLER YOLU / DÖRDÜNCÜ BÖLÜM / ARIZALAR (KAZALAR GEÇİŞİ)
HİSAR YAYINLARI / S. 211


http://www.gazali.net

Levh-i Mahfuz Hakkında - 5

Eğer Hz. Peygamberin (s.a.v) hadisinde geçen, "Şüphesiz Allah Âdem'i kendi suretinde diğer rivayette-rahmânın suretinde yarattı"
( Hadis için bkz. Buhârî, "isti'zan," 1; Müslim, "Cennet," 28; Müs-ned, 11,244-251.) sözünün mânası nedir? diye sorulursa, cevabı şudur:
Suret kelimesi, farklı ve ortak mânaları olan bir isimdir.
Bazan suret, eşyaların tertip ve düzenine, farklı yapıdaki şeylerin üst üste getirilerek bir şekil arzetmesine denir. Bu, his duyuları ile bilinen bir surettir.
Bazen his duyularıyla bilinmeyen şeylerin tertip ve düzenine de suret denir. Aynı şekilde mâna ve fikirlerin bir düzen ve uyum içinde terkip ve tertip edilmesine de suret denir.
Meselâ; bu meselenin sureti, bu olayın sureti, bu cismani ve aklî ilimlerin sureti tabirleri kullanılır. Hadiste zikredilen suret meselesi de zikrettiğimiz şeylere benzer akılla bilinecek manevî bir şeydir.
Ruhun yaratıldığı bu suret zâta, sıfatlara ve fiillere aittir.
Ruhun zâtının gerçek hali şudur: Ruh, kendi başına ayakta durur; araz, cisim ve parçalanan bir cevher değildir; bir mekana ve yöne girmez, bedene ve âleme bitişik değildir,
ondan ayrı da değildir. Bedenin ve âlemin içinde değildir, dışında da değildir. Bütün bu sıfatlar, aynı zamanda kendisine has şekliyle Allahu Teâlâ'nın zâtına aittir.
Sıfatlara gelince; ruh, hayat sahibi, bilen, çok şeye gücü yeten, işiten, gören ve konuşan bir varlık olarak yaratılmıştır; Allahu Teâlâ da zâtına has olarak bu sıfatlara sahiptir.
Fiillere gelince; insanın yaptığı işlerin başlangıcı bir iradedir. Bu irade önce kalpte bir etki yapar; ondan latif (gizli) bir buhar olan hayvanî ruh vasıtasıyla içte bir etki yayılır ve
bu etki dimağa yükselir. Dimağdan vücut azalarına meselâ, parmak uçlarına kadar bir etki akışı olur ve bu etki parmakları harekete geçirir, parmaklar kalemi,
kalem mürekkebi harekete geçirir. Böylece, hayal hazinesinde oluşan kâğıda yazma isteği yazı şeklinde ortaya çıkar. Yazılacak şeyin şekli hayalde tasarlanmadan, kâğıt üzerine yazı yazmak mümkün değildir.
Kim, Allahu Teâlâ'nın işlerini, O'nun melekler vasıtasıyla gökleri ve yıldızları harekete geçirerek yeryüzünde bitkileri ve hayvanları ortaya çıkarma şeklindeki seyri iyice düşünürse,
şunu bilir ki; insanın kendi alemindeki tasarrufu, yüce yaratıcının büyük âlemdeki tasarrufuna benzemektedir. İşte bu durum bilinince, Hz. Peygamberin (s.a.v), "Şüphesiz Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı"hadisinin mânası anlaşılır.
Şöyle denebilir: "Ruhlar, cesetlerle birlikte sonradan yaratıldı ise; Hz. Peygamberin (s.a.v) şu hadislerinin anlamı nedir?
"Allahu Teâlâ ruhları, cesetleri yaratmadan iki bin sene önce yarattı."(Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr. 2761; Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 315 (Şerhte).
"Ben, peygamberlerin yaratılış olarak ilki, gönderiliş olarak sonuncusuyum. Âdem su ile çamur arasında (henüz yaratılmamış) iken ben peygamberdim."(Tirmizî, "Menâkıb", 1; Müsned, V, 379; Hâkim, el-Müstedrek, II, 609.)
Bil ki; bu hadislerde ruhun ezelî olduğunu gösteren herhangi bir şey yoktur. Hadiste geçen, "Ben yaratılış yönüyle peygamberlerin ilkiyim'' ifadesi, zahirî manasıyla
Hz. Peygamberin (s.a.v) varlığının Hz. Âdem'in (a.s) cesedinden önce olduğunu göstermektedir. Zahirin dışındaki mâna ise bellidir. Bunun uygun bir şekilde yorumlanması mümkündür. Kesin deliller, zahirde
anlaşılan mâna ile hükmünü kaybetmez; bilakis zahirî yorumun üstünde tutulur. Allahu Teâlâ hakkında zahiren teşbihe benzeyen şeylerin, zahirî mânanın dışında yorumlandıkları gibi burada da öyle yapılır.
Hz. Peygamber (s.a.v), ""Allahu Teâlâ ruhları, cesetleri yaratmadan iki bin sene önce yarattı" hadisinde, ruhlar ile meleklerin ruhlarını, cesetlerle de, arş, kürsî, gökler, yıldızlar, hava, su ve yer gibi varlıkların cesetlerini kastetmiştir.
Peygamber Efendimizin (s.a.v), "Ben yaratılış yönüyle peygamberlerin ilkiyim" sözüne gelince; buradaki yaratılmaktan maksat, ortaya çıkarma mânasında değil, takdir etme, belirleme mânasındadır.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), annesinden doğmadan önce, zahirî vücut olarak mevcut ve yaratılmış değildi. Fakat kendisine verilen kemâlât ve yüksek dereceler ilâhî takdirde herkesten önce idi;
vücuda gelmesi ise, daha sonra olmuştur. Allahu Teâlâ, ilâhî işleri, önce ilmine uygun olarak levh-i mahfuzda belirler, yani resmedip kaydeder.
Şu halde iki çeşit vücut bulma, var olma şekli vardır. Biri, takdir edilerek, diğeri de maddî olarak hissedilecek ve görülecek şekilde yaratılarak. Bunu anlayınca, Hz. Peygamber'in (s.a.v),
Hz. Adem'den (a.s), maddî olarak değil, ilâhî takdirde belirlenme yönüyle önce olduğu anlaşılır.
Ruh hakkındaki açıklamaları burada bitiriyoruz. Allahu Teâlâ, en iyisini bilir.

Hak Yolunun Esasları / Semerkand Yayıncılık
İNSANIN RAHMANIN SURETİNDE YARATILMASI

http://www.gazali.net

Levh-i Mahfuz Hakkında - 4

"Allahü Teâlâ'nın zâtının var olduğu, sıfatları, nasıl ve ne gibi sorulardan münezzeh ve mukaddes olduğu, bir yerde olmaktan münezzeh olduğu, hepsinin anahtarı insanın kendi nefsini tanımak olduğu anlaşılınca, bilmekten, tanımaktan bir kısım kalmış oluyor. Meleklere iş vermesi, meleklerin onun emrine uyması, melekler vasıtasiyle işlerin olması, gökten yere emir göndermesi, göklerin ve yıldızların hareketi, yerde olanların işlerinin göklere bağlı olması, rızıklar anahtarının göğe havale edilmesi nasıl oluyor? diye sorulması mümkün olan sorulardandır.
Allahü Teâlâ'yı tanımakta, bu mühim bir bahistir. Buna «Mârifet-i ef’âl», yâni fiilleri tanıma denir. Bundan öncekilere, «Mârifet-i zât ve mârifet-i sıfat» denildiği gibi... Bunun anahtarı da, kendini tanımaktır. Kendi memleketindeki padişahlığını nasıl yürüttüğünü bilmezsen, kâinatın padişahının hükmünü yürüttüğünü nasıl bilmek istersin?
Önce kendini tanı ve bir işine dikkat et. Meselâ kâğıt üzerine Bismillah yazmak istediğin zaman, önce arzu ve istek meydana gelir, sonra kalbinde bir hareket ve kımıldama duyulur. Bu etten olan yürek ki, sol taraftadır. Ondan bir cism-i lâtif hareket eder ve beyne gider. Bu cism-i lâtife tabibler, ruh diyorlar. His ve hareket kuvvetlerini taşımaktadır. Hayvanlarda olan ruh ise daha başkadır. Bu ruh ölebilir. Bizim kalb dediğimiz ruh ise, hayvanlarda yoktur. Asla ölmez.
Çünkü o, Allahü Teâlâ'yı bilme, anlama yeridir. Bu ruh beyne ulaşınca, Bismillâh'ın sureti hayâl kuvvetinin yeri olan beynin birinci odasında (merkezinde) meydana gelmiş olur. Beyinden çıkan sinirler her tarafa dağılır. Parmaklarının ucunda iplik gibi düğümlenir. Beyinden bu sinirlere uyarma verilir. Zayıf, kuru olanların kollarında sinirler görülebilir. Sonra sinirler kımıldanır, parmakların uçlan hareket eder ve sonra da parmaklar kalemi harekete geçirir. Kalem de mürekkebi harekete geçirir. Böylece hislerin yardımıyla hayâl hazinesinde olan Bismillâh'ın suretine uygun olarak Besmele kâğıtta meydana gelir. Bunda bilhassa gözün yardımı çoktur.
Bu işin başlangıcında sende bir istek meydana geldiği gibi, her işin evvelinde Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından bir sıfat vardır; buna-irâde denir.
Bu irâdenin ilk eseri, kalbinde meydana geldiği ve sonra diğer yerlere ulaştığı gibi; Allahü Teâlâ'nın irâdesinin eseri de önce Arş'ta meydana gelir, sonra diğer yerlere ulaşır, Buhar gibi bir cism-i lâtîf kalb damarlarıyla bu eseri beyne ulaştırdığı gibi —ki bu cisme ruh derler—, Allahü Teâlâ'nm lâtif bir cevheri de o eseri Arş'a-ulaştırır; Arş'tan da, Kürsi'ye ulaştırır. Bu cevhere melek denir, ruh denir ve Rûhu'l-Kudüs denir.
Kalbin eserinin beyne ulaşması, beynin kalbin tesiri [etkisi] ve tasarrufu altında olması gibi, irâde eseri önce Allahü Teâlâ'dan Kürsi'ye ulaşır; Kürsî ise Arş'ın altındadır. Senin fiilin ve muradın olan Besmele'nin sureti, beynin birinci odasında meydana geldiği ve yaptığı iş buna uygun olarak ortaya çıktığı gibi, kâinatta meydana gelecek her şeyin sureti, önce Levh-i Mahfûz'a nakşedilir. Beynindeki lâtif kuvvetin sinirleri, sinirlerin eli ve parmakları, parmakların da kalemi hareket ettirdiği gibi, Arş'ın ve Kürsî'nin üzerinde müvekkel olan [orada iş gören] lâtif cevherler, gökleri ve yıldızları hareket ettirir.
Beyin kuvveti vücut kirişlerini [veterleri], kasları ve parmak sinirlerini harekete getirdiği gibi, melek denen bu lâtif cevherler, yıldızlar ve onların şuaları vasıtasiyle süfli olan âleme gelir ve oradaki dört unsuru harekete geçirir. Bu dört şey sıcaklık, nemlilik, soğukluk ve kuruluktur. Mürekkep kalemini, Besmele meydana gelecek şekilde kaydırıp durdurduğu gibi, bu sıcaklık ve soğukluk, suyu, toprağı ve bu dört unsuru harekete geçirir. Kâğıdın mürekkebi kabul etmesi, mürekkebin bazı yerde dağınık, bazı yerde toplu olması gibi, yaşlılık, nemlilik bu dört unsura şekil verir. Kuruluk bu şekilleri bozmaktan korur.
Eğer yaşlılık olmasaydı, kat'iyyen şekil olmazdı. Kuruluk olmasaydı, şekiller bozulurdu. Gözün yardımıyla kalemin işini tamamlaması, hareketini bitirmesiyle hayâl hazinesinde olana uygun olarak Besmele'nin yazılması gibi, meleklerin yardımıyla sıcaklık ve soğukluğun bu unsurları hareket ettirip, hayvan, bitki ve diğerleri bu dünyada, Levh-i Mahfûz'da olduğu şekilde meydana gelir.
Bedende bütün işler önce kalbde zahir olduğu ve sonra bütün azalara dağıldığı gibi, madde alemindeki işler de evvelâ Arş'ta meydana gelir ve Arş'tan bütün madde âlemine ulaşır. Bu hususiyeti evvelâ kalbin kabul edip, diğerlerinin ondan aşağı olması ve kalbde bir yer isnad edip, «Orada mesken kurmuşsun» düşüncesi gibi, Allahü Teâlâ'nm her şeye galibiyeti Arş vasıtasiyledir. Bunun için yeri orasıdır zannederler.
Kalbine galib olup, işlerin doğru olduğu ve böylece bütün beden memleketini güzel idare ettiğin gibi, Allahü Teâlâ Arş'ın yaratılmasında Arş'a galib olup, Arş'ı doğrulttu. Karar kıldı. Memleketin düzeni yapılmış oldu. Bahusus âyet-i kerîme böyle geldi: «Arş'ı istilâ edip, her şeyi hükmü altına aldı. Bütün işleri idare ediyor...» (Yûnus: 3)
Bil ki, bunların hepsi doğrudur. Basiret sahiplerine açık keşiflerle bildirilmektedir. Bunu da «Allahü Teâla, Âdem'i [Adem'in hakikatini, ruhunu] kendi suretinde yarattı» (H. İsti'zân, 1; M. Blrr, 115. Cennet, 28.), hadîs-i şerifinin hakikati ile bildirmişlerdir.
Muhakkak bilmelisin ki, padişahı ve padişahlığı padişahlardan başkası bilmez. Eğer böyle olmasaydı, sana onun 'memleketinde padişahlık verilirdi. Allahü Teâlâ'nın mülkünden ve padişahlığından sana bir parça verilmiş olurdu; o zaman âlemlerin sahibini tanıyamazdın. O hâlde senin için yaratılmış olan padişahlığa şükret. Sana padişahlık ve kendi memleketine benzeyen bir memleket verdi. Kalbini Arş eyledi. Kalbin menba'ı olan hayvani ruhunu İsrafil, beynini Kürsi, hayâl hazineni Levh-i Mahfuz, göz, kulak ve bütün duygularını ayrı ayrı birer melek; sinir sisteminin merkezi olan beyinciğini de gökler ve yıldızlar gibi yarattı. Parmağını, kalemi ve mürekkebi senin emrine verdi.
Seni tek ve nasıl olduğu belli olmayan şekilde yarattı ve hepsine padişah eyledi. Sonra da sana, «Sakın! Kendinden ve padişahlığından gafil olma ki, yaratandan da gafil olmayasın» buyurdu. Elbette Allahü Teâla Âdem'i kendi suretinde yarattı. O hâlde, ey insan! Nefsini bil ve Rabbini tanı..."

Kimya-ı Saaadet / Allah'ı Tanımak - Allahu Tealanın Saltanatı

http://www.gazali.net/

Levh-i Mahfuz Hakkında - 3

"Anlatıldığına göre, İblisin birinci kat gökte iken ismi «Abid», ikinci kat gökte iken ismi «Zahid», üçüncü, kat gökte iken ismi «Arif», dördüncü kat gökte iken ismi «Veli», beşinci kat gökte iken adı «Takı», altıncı kat gökte iken adı «Hazin», yedinci kat gökte iken adı «Azazil» idi.
Fakat Levh-i Mahfuz'daki adı, «İblis» idi, o sonunda başına gelecek olanları bilmiyordu."

Kalplerin Keşfi - İblis ve azabını beyan

http://www.gazali.net/

Levh-i Mahfuz Hakkında -2

"Kalbin acaip halleri duyuların idrâklerinin dışına taşmıştır. Çünkü kalp de hissin idrâkinin dışındadır. Duyularla idrâk edilmeyen birşeyi, anlayışlar ancak görünür bir misâl ile kavrayabilir. Biz de bunu zayıf anlayışlara iki misâl ile yakınlaştıracağız.
Birinci Misâl: Bir yerde kazılmış bir havuz düşünürsek, nehirlerden bu havuza su akma ihtimali vardır veya havuzun altından deşilip toprağı atmak sûretiyle suyun merkezine varıncaya kadar kazarsak havuzun altında suyun kaynaması ihtimali de vardır. Bu şekilde elde edilen su daha saf ve daha devamlıdır. Bazen de daha bol olur. İşte kalp havuza benzer, ilim de suya... Beş duyu da nehirlere... Bazen ilimleri, duyular vasıtasıyla kalbe gönderme imkânı vardır. Bazen de görünenlerden ibret alma vasıtasıyla kalbe gönderme imkânı vardır. Böylece kalp, ilimle dolar. Bu nehirleri halvete ve uzlete çekilmek, gözü kapatmak, temizleyerek kalbin derinleşmesini sağlamak, kalpten perdeleri kaldırmak sûretiyle kapatmak da mümkündür ki kalpte ilmin pınarları içten kaynasın!
Eğer 'İlimden boş olduğu halde, kalpte ilmin kaynaması nasıl mümkün olabilir?' dersen, bil ki böyle olması, kalp sırlarının acâipliklerindendir. Muamele ilminde bunu açıklamaya ruhsat yok-tur. Açıklaması mümkün olan miktar şudur: Şeylerin hakikatleri levh-i mahfuzda yazılıdır. Hatta mukarreb meleklerin kalplerinde de yazılıdır. Nasıl ki mühendis olan bir zat, birtakım binaları kalbinde tasavvur eder, sonra tasavvur ettiği gibi onu fiiliyata dökerse, aynen onun gibi gökler ve yeri yoktan var eden Allah da âlemin plânını başından sonuna kadar levh-i mahfuzda yazmıştır. Sonra ona uygun olan varlık âlemine çıkmıştır. Sûretiyle var olan âlemden diğer bir sûret his ve hayale sirayet eder. Çünkü göğe ve yere bakan bir kimse, sonra gözünü kapatırsa, hayalinde gök ve yerin sûretini görür. Hatta sanki onlara bilfiil bakıyormuş gibi olur. Faraza yer ile gök yok olup, o adam kalsa dahi yine nefsinde yer ile göğün sûretini bulacaktır. Sanki onları müşahede eder, onlara bakar gibi... Sonra onun havalinden bir eser kalbine nüfuz eder. Kalpte, his ve hayale giren şeylerin hakikatleri hâsıl olur. Kalpte hâsıl olan, hayalde hâsıl olan âleme, hayalde hâsıl olan âlem de insan hayalinin ve kalbinin haricinde olan mevcut âleme uygun-dur. Mevcut âlem de levh-i mahfuzda mevcut olan şeye uygundur. Sanki âlemin varlıkta dört derecesi vardır:
1.Levh-i mahfuz'daki varlık. Bu varlık, cismanî varlıktan öncedir.
2.Bu varlığın arkasında, varlığın ikinci derecesi olan hakikî
varlık gelir.
3.Bunu da hayalî varlık takip eder. Hayalî varlıktan gaye;
sûretinin hayaldeki varlığı demektir.
4.Hayalî varlığın peşinden aklî varlık gelir. Aklî varlıktan
maksadım; sûretinin kalpteki varlığıdır. Bu varlıkların bazısı ruhanî, bazısı cismanîdir. Ruhanî varlıkların bazısının ruhanîliği bazısından daha şiddetli ve kuvvetlidir. Bu lûtuf, ilâhî hikmetten gelmektedir. Çünkü Allah Teâlâ senin gözbebeğinin küçüklüğüne rağmen onu öyle yaratmıştır ki oracıkta âlemin, göklerin ve yerin bunca genişliğine rağmen sûreti tab' olunur. Histeki varlığından bir varlık hayale sirayet eder. Hayalden bir varlık kalbe gelir. Çünkü sen, hiçbir zaman sana gelenin dışında birşeyi idrâk etmemektesin. Eğer bütün âlemin bir misâli senin zatında olmamış olsaydı asla zâtına aykırı düşen şeyden senin haberin olmayacaktı. Kalpte ve gözde, bu acaiplikleri tedvîr eden, sonra bunların idrâkinden kalbi ve gözleri kör eden -öyle ki halkın çoğunun kalpleri,kendi nefsini ve nefsindeki acaiplikleri bilmemektedir Allah'ın şânı ne yücedir!
Biz maksud olan hedefimize dönelim. Kalpte âlemin hakîkat ve sûretinin hâsıl olması, bazen duyulardan, bazen de levh-i mahfuz-dan ileri gelir. Nasıl ki gözde, güneşin sûreti, bazen güneşe bakmak, bazen de güneşin tam kaşısında bulunup güneşin sûretini yansıtan suya bakmak sûretiyle hâsıl oluyorsa... Bu bakımdan kalp ile levh-i mahfuz arasındaki perde kalktığı zaman, levh-i mahfuzdaki eşyayı görür ve levh-i mahfuzdan kalbe doğru ilim akmaya başlar. Böylece duyuların, iç âlemlerinden ilimleri iktibas etmeye ihtiyacı kalmaz ve böyle olan bir kalp, tıpkı yerin derinliğinden kaynayan suya benzer. Görünenlerden hâsıl olan hayallere yöneldiği zaman kalbin bu yönelişi levh-i mahfuz'u seyretmesine perde olmaktadır. Nitekim su nehirlerde toplandığı zaman, bu toplanışı yerden suyun kaynamasına mâni olduğu gibi veya güneşin sûretini yansıtan suya bakan bir kimsenin güneşin kendisine bakmış olmadığı gibi... Bu bakımdan kalbin iki kapısı vardır:
1.Melekût âlemine açılan kapı. Melekût âlemi, 'levh-i mahfuz'
ve 'melekler âlemi' demektir.
2.Beş duyuya doğru açılan kapı. O duyular ki mülk ve şehâdet âlemine yapışıktırlar. Şehâdet ve mülk âlemi de bir tür yansıtma ile melekût âlemini aksettirirler. Duyulardan iktibasa doğru kalbin açılan kapısı ise, bunun nasıl olduğu sence gizli değildir.Melekût âlemine ve levh-i mahfuz'un mütalâasına açılan dahilî kapı ise, onu ancak yakînen rüyanın acaipliklerini, kalbin uyku âleminde gelecek zamandaki olaylara muttalî olmasını veya mâ-
zide olan olayları görmesini, duyular cihetinden bunları iktibas ihtimâli olmadığı halde, böyle olmasını güzelce düşünürsen öğrenmiş olursun. Bu kapı, ancak ve ancak Allah Teâlâ'nın zikri için tamamen boşalmış bir kimseye açılır. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a) şöyle demiştir:
-Müferridler yarışı kazandılar.
-Ya Rasûlallah! Müferridler de kimlerdir?
-O kimselerdir ki Allah'ın zikrine bütün varlıklarıyla
dalmışlardır. O'ndan başkasıyla konuşmazlar. Bu zikir onlardan yüklerini indirmiştir ve onlar bu sayede kıyamete yükleri hafif olduğu halde gelmişlerdir." (Müslim (Ebu Hüreyre'den))

İhyay-ı Ulumiddin (Ahmet Serdaroğlu) 3. Cilt
İki Makam Arasındaki Farkın Bir Misâl İle Beyanı

http://www.gazali.net/

23 Ekim 2010 Cumartesi

Levh-i Mahfuz Hakkında -1

"Allah Teâlâ'nın âlemin yaratılışının başlangıcından sonuna kadar takdir ettiği her şey yazılmıştır ve Allah Teâlâ tarafından yaratılmış bir defterde tesbit edilmiştir ve o deftere Kur'an'da vârid olduğu gibi bazen levh-i mahfuz, bazen açıklayıcı kitâb (Kitab'ul-Mübîn), bazen de açıklayıcı imam (İmam'ul-Mübîn) denilmektedir. Bu bakımdan âlemde cereyan etmiş ve edecek herşey, o levh'de yazılmıştır. Şu gözle görülmeyen bir bakış o levhin üzerine nakşedilmiştir. Sakın o levh'in ağaçtan veya demirden veya kemikten olduğunu zannetme! O kitabın kağıttan veya deriden olduğunu da sanma! Şunu kesinlikle bil ki Allah Teâlâ'nın levhi, halkın levhine, Allah Teâlâ'nın kitabı da halkın kitabına benzemez. Nitekim Allah Teâlâ'nın zat ve sıfatlarının halkın zat ve sıfatlarına benzemediği gibi! Eğer onu, aklına yaklaştırıcı bir misal istersen bil ki takdirlerin levhe tespiti, Kur'an'ın kelime ve harflerinin, hafızın dimağında ve kalbindeki tespitine benzer.
Çünkü Kur'ân orada yazılıdır. Öyle ki hafız, Kur'an'ı okuduğu zaman sanki Kur'an'a bakıp da okur. Oysa hafızın dimağını parça parça kontrol etsen, orada Kur'ân harflerinden bir harf dahi göremezsin. Orada ne görünen bir hat, ne de müşahede edilen bir harf vardır. İşte bu misalle, Allah Teâlâ'nın takdir ettiği her şeyi Levh'de nakşetmesinin mânâsını anlayabilirsin. Misalde levh, içinde suretler beliren bir ayna gibidir. Eğer aynanın karşısına başka bir ayna konsa, aralarına perde gerilmezse o aynanın sureti diğer aynada da görünür. Bu bakımdan kalp, ilmin resimlerini kabul eden bir aynadır. Levh, ilim resimlerinin aynasıdır. O resimlerin hepsi onda mevcuttur. Kalbin şehvetleri ve hassaların istekleriyle meşgul olması, kalp ile melekût âleminden olan levhin mütalaa edilmesi arasına gerilen bir perdedir. Eğer o perdeyi sallayıp kaldıran bir rüzgâr eserse, kalbin aynasında, çakan şimşek gibi melekût âleminden bir şey parlar. Bu parlayan bazen kalıp devam eder. Bazen de devam etmez. Devam etmemesi, daha fazla olur.
Çünkü kişi uyanık oldukça duyular vasıtasıyla milik ve şehadet aleminden kendisine görünen şeylerle meşguldür. Bu meşguliyet ise, melekût âleminin önüne gerilen perdedir. Uykunun mânâsı; hassaların sükûnete kavuşması ve mülk âleminden herhangi bir şeyi kalbe getirmemesi demektir, Bu bakımdan kalp bundan ve hayalden kurtulduğunda, cevheri de saf olduğunda, onunla Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalkar. Böylece kalbe; Levh-i Mahfuz'da olan şeylerden bazıları girer. Tıpkı aralarındaki perde kalktığında bir aynadan diğer aynaya suretin geçtiği gibi!"

İhyayı Ulumiddin ( Ahmet Serdaroğlu) 4. Cilt 10. Ölüm ve Sonrası
Rüyada Mükâşefe Yolu ile Ölülerin Bilinen Ahvâli

http://www.gazali.net/