16 Aralık 2010 Perşembe

Ledün Risalesi - 1-

LEDÜN RİSÂLESİ
Risâletü'l-ledünniyye]
Tercüme: Serkan Özburun - Yûsuf Özkan Özburun
Semerkand Yayıncılık


MUKADDİME

Hamd, has kullarının kalplerini velayet nuruyla süsleyen, güzel inayetiyle onların ruhlarını terbiye eden, irfan sahibi âlimlere dirayet anahtarlarıyla tevhîd kapısını açan Allah'a mahsustur.
Salât ve selâm, hak yolun davetçisi, ilâhî ahkâmın bekçisi, ümmetine hidayeti gösteren, bütün resullerin efendisi, efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun!...
Ey kardeşim, bilmiş ol ki, dostlarımdan biri bana ledün ilmini inkâr eden bir bilginden bahsetti. Bu ilim ki, güzide mutasavvıflar ona itimat ederler, bu ilmi diğer ilimlerden daha üstün görürler. Bu ilmin peyderpey öğrenilmiş, çalışarak elde edilmiş kesbî ilimlerden daha güvenilir, daha sağlam ve kuvvetli olduğunu söylerler.

Bu bilgin şöyle diyormuş: "Mutasavvıfların ledün ilmini bir türlü anlayamıyorum. Dünyada bir tek kişinin dahi çalışma ve öğrenme olmaksızın düşünce ve kalbî idraki ile hakiki ilimden bahsedebileceğini zannetmiyorum!"
Dostuma dedim ki:
"Bu adam ilim tahsilinin yollarını anlamamış, insan ruhunun mahiyetini, vasıflarını, gaybî işaretleri ve melekûtî ilimleri nasıl aldığını idrak etmemiştir."
Dostum da bana dedi ki:
"Evet, bu adam; 'İlim yalnız fıkıh, tefsir ve kelâmdan ibarettir. Bunların ötesinde başka bir ilim yoktur. Bu ilimler de çalışıp öğrenmeden dinde derinleşme olmaksızın elde edilemez' diyor" dedi.
Ona dedim ki:
"Peki, öyleyse tefsir ilmi nasıl öğrenilecek? Kur'ân-ı Kerîm her şeyi kuşatan derin bir okyanustur. Onun bütün mânaları ve tefsirinin hakikatleri halk arasında şöhret bulmuş kitaplarda yazılı değildir. Bilakis tefsir ilmi bu iddia sahibinin bildiklerinden başkadır." Dostum dedi ki:
"Bu adam, halk arasında meşhur olmuş Kuşeyrî,1 Sa'lebî2 ve Mâverdî'ye3 ait tefsir kitaplarının haricindeki tefsirlere kıymet vermiyor."
Dedim ki:
"Bu adam hakikat yolundan uzaklaşmıştır. Nitekim Sülemî4, tefsirinde, diğer tefsir kitaplarında zikredilmemiş olan, muhakkiklerin sözlerinden daha tahkike dayalı olanlarını toplamıştır. Bana öyle geliyor ki ilmi, yalnız fıkıh, kelâm ve tefsirden ibaret sayan bu adam, ilimlerin kısımlarını, tafsilâtını, mertebelerini, hakikatlerini, zahir ve bâtınlarını bilmiyor. Cahilin bilmediği bir şeyi inkâr etmesi âdettendir. Bu iddia sahibi hakikat şarabını tatmamış, ledün ilmini anlamamış ki kabul etsin. Ben zaten onun bilmediği bir şeyi taklit ve tahminle kabul etmesine razı olmam."
Kuşeyrî (ö. 465/1072). İslâm âleminin büyük mutasavvıflarından olup en mühim eserleri Tefsîrü'l-Kuşeyrî (Letâifü'l-İşârât) ve er-Risâletü'l-Kuşeyriyye'dir. Sa'lebî (ö. 427/1035). Nîşâbur'da doğmuş büyük bir fakih ve müfessir olup en meşhur eserleri el-Keşf ve'l-Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân ve Arâisü'l-Mecâlis: Kısasü'l-Enbiyâ'dır.
Mâverdî (ö. 450/1058). Önemli fakihlerden olup en meşhur eserleri Tefsîrü'l-Kur'ân ve el-Ahkâmü's-Sultâniyye'dir.
Sülemî (ö. 412/1021). Devrinin en büyük mutasavvıflarından olup en meşhur eserleri Hakâiku't-Tefsîr, Emsâlü'l-Kur'ân, Kitâbü'l-Fütüvve, Âdâbü's-Sohbe ve Tabakâtü 's-Sûfiyye'dir.
Dostum dedi ki:
"Ben sizin ilimlerin mertebelerini bütün yönleriyle anlatmanızı, ledün ilminin hakikatini ortaya koymanızı, bu ilmi etraflıca açıklayıp ispat etmenizi istiyorum."
Ben de,
"Anlatılmasını talep ettiğiniz bu ilmin izahı hakikaten güçtür, fakat hâlet-i ruhiyem-in müsaade ettiği, vaktimin elverdiği ve gücümün yettiği kadar bir başlangıç yapabilirim. Lafı uzatmak istemem, çünkü sözün iyisi az ve öz olup, çok şeye delâlet edenidir" dedim.
Azîz ve celîl olan Allah'tan tevfik ve inayet dileyerek kıymetli dostumun bu arzusunu yerine getirdim.


İLMİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, nefs-i natıkanın [insan ruhu] eşyanın hakikatlerini niteliğiyle (keyfiyet), niceliğiyle (kemiyet), cevheriyle ve zatıyla tasavvur etmesidir. Bu, o şeyin müfred (tekil) olmasına göredir.
Âlim, eşyanın hakikatlerini kapsamlı bir şekilde kavrayan, idrak eden kimsedir.
Malûm, bilgisi akla nakşedilen şeyin kendisidir. İlmin değeri, malûmunun değeri kadardır. Âlimin mertebesi de ilminin derecesine göredir. Şüphesiz en değerli, en yüce, en faydalı bilgi, sâni' (yaratıcı) ve mübdî' (yoktan var eden) olan Allah'ın bilgisidir. Allah'ı bilmeye "tevhîd ilmi" [mârifetullah] denir. Bu ilmin tahsili bütün akıl sahipleri için zaruri olup, Peygamber Efendimiz,
İlim tahsili kadın erkek her müslümâna farzdır"5 buyurmuştur.
Ayrıca bu ilmi elde etmek için yolculuğu dahi emretmiş ve,
İlim Çin'de bile olsa gidip öğreniniz"6 buyurmuştur.
Tevhîd ilmiyle donanımlı olan kimse, ilimlerin en faziletlisi olduğu için Allah Teâlâ onları Kur'ân-ı Kerîm'de en üstün mertebede zikretmiş ve, "Ondan başka ilâh olmadığına Allah, melekler ve adaletten ayrılmayan ilim sahipleri şahitlik ettiler"7 buyurmuştur. Âl-iİmrân3/18.
Tevhîd ilmi âlimleri, enbiya ve onların vârisi olan ulemâdır. Bu ilim özü ve mahiyeti itibariyle değerli, mükemmel olup diğer ilimlere olumsuz ve dışlayıcı bir nazarla bakmaz. Astronomi, astroloji vb. ilimler [fizik, kimya] tevhîd ilminin tahsili, için bir ön hazırlık (evveliyyât) hükmündedir. Bu ön bilgiler olmaksızın tevhîd ilmi tahsil edilemez. Yeri gelince zikredeceğimiz gibi, tevhîd ilminden başka ilimler de doğar.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, içeriği göz önüne alınmaksızın özü itibariyle bizzat değerlidir. Hatta sihir ilmi bile, bâtıl olmasına rağmen, bizatihi değerlidir.
Bu konuyu şu şekilde izah etmek mümkündür: ilim cehaletin zıddı olup, cehalet zulmetin gereklerindendir. Zulmet ise sükûna yani atalet ve durgunluğa ait bir şeydir. Sükûn da ademiyete [yokluk] yakındır. Yokluk da dalâlet ve bâtılın bulunduğu yerdir. Cehalet adem (yokluk), ilim ise vücûd (varlık) hükmünde olduğundan; vücûd ademden üstündür.
Hidayet, hak ve nur, varlık zincirinin birer halkası olduğuna göre varlık yokluktan, ilim de cehaletten üstün olmuş olur. Çünkü, cehalet körlük ve karanlık; ilim, basiret ve nur gibidir. Nitekim Allah Teâlâ,
"Kör ile gören, karanlıklarla aydınlık (nur) bir değildir" 8 Fâtır 35/19-20.
âyet-i kerimesinin sırrını,
"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" 9 Zümer39/9.
şeklinde açıklamıştır.
İlim cehaletten üstün olduğuna göre cehalet cismin, ilim ruhun vasıflarından olmuş olur. Öyleyse ruh, cisimden üstündür.

Diğer bölümlerde sayacağımız gibi ilmin birçok kısmı vardır. Âlimin de, ilimlerin tahsilinde takip edeceği değişik yollar vardır ki bunları da ileride zikredeceğiz.
Ey kardeşim, ilmin üstünlüğünü açıkladıktan sonra senin ilimlerin mahalli, karargâhı ve korunduğu levha olan insan ruhunu bilmen gerekir. Zira cisim, ilim için bir mahal değildir. Çünkü, cisimler sınırlı olup, yazı ve nakışların dahi az bir kısmını taşıyabilir.
Ruh ise bütün ilimleri hiçbir engel tanımaksızın, kolay bir şekilde koruma ve taşıyabilme kabiliyetine sahiptir. Şimdi ruhu kısaca açıklamaya çalışacağız.


NEFİS VE İNSAN RUHU

Ey kardeşim, bilmiş ol ki Allah Teâlâ insanı iki muhtelif şeyden yaratmıştır.
Birincisi cisimdir ki bu zulmânî, kesif [katı, donuk, yoğunluğu bulunan], sonradan meydana gelen ve bozulmayla yüzyüze olan, organik ve kimyasal bileşiklerden oluşan ve de varlığının devamını haricî faktörler olmaksızın sağlayamayan mürekkeb bir yapıdır.
Diğeri ise, münîr [aydın], idrak eden, fail, muharrik [hareket ettiren], müessir, cisim ve organları tamamlayan müfred (tekil) bir cevher olan ruhtur.
Allah Teâlâ cesedi besin maddelerinden meydana getirdi ve kanın molekülleri ile büyüttü. Bu binanın temelini kurdu, direklerini dikti, etrafını sınırladı ve kendi emrinden mükemmel ruh cevherini onda ortaya çıkardı.
Bu ruhla, gıdaya ihtiyaç duyan, şehveti ve gazabı harekete geçiren, kalpte bulunan ve vücûdun bütün azalarına duygu ve hareket dağıtarak hayatın devamını sağlayan kuvveti kastetmiyorum. Çünkü, vasıflarını saydığım bu ruha "hayvanî ruh" denir ki, his, hareket, şehvet ve gazap kuvvetleri onun askerlerindendir.
Gıda isteyen, tasarrufa sahip, karaciğerde bulunan kuvvete ise "tabii ruh" denir. Sindirim ve boşaltım bunun emrindedir.
Şekillendirme, üreme, büyüme (gelişme) ve tabii kuvvetlerin hepsi bedenin hizmetindedirler. Beden de hayvani ruhun hizmetindedir. Çünkü beden, kuvvetini hayvanî ruhtan almakta, onun hareket vermesiyle iş görmektedir.
Ben tek başına "ruh" kelimesini kullandığım zaman düşünme, hatırlama, hıfz, tefekkür, temyiz özelliği bulunan, kalbî ve aklî idrake sahip, ilimleri kolayca öğrenen, soyut tasavvurları kavrama kabiliyeti olan mükemmel cevheri kastediyorum. Bu cevher diğer ruhların ve kuvvetlerin kumandanı olup, gerek hayvanî ruh, gerek tabii ruh ve beden onun emrindedirler.
Nefs-i natıka da denen bu cevherin her meslek erbabına göre bir ismi vardır. Hükemâ (filozoflar) bu cevheri "nefs-i natıka"; Kur'an, "nefs-i mutmâinne" ve "ilâhî emirle oluşan ruh"; mutasavvıflar "kalp" diye isimlendirmektedirler. İhtilâf isimlerdedir. Mâna tek olup onda hiçbir ayrılık yoktur.
Nefs-i natıka canlı, faal, idrak eden bir cevherdir. Biz ne zaman yalın halde "ruh" veya "kalp" kelimesini kullanırsak onunla bu cevheri kastederiz.
Mutasavvıflar hayvanî ruhu "nefis" olarak telakki ederler. Nefis kelimesi şeriatta da bu mânada kullanılmıştır. Peygamberimiz,
"En azgın düşmanın nefsindir" buyurmuş; bunu,
"İki yanın arasındaki nefsindir"10 sözüyle pekiştirmiş ve açıklamıştır.
O, bu kelimeyle şehvanî ve gazabî kuvvetlere işaret etmiş ve bunların kalpten doğduğunu ifade etmiştir.

Ey kardeşim, isimler arasındaki farkları anladıktan sonra bilmiş ol ki, ehl-i tahkik bu ruh cevherini muhtelif ibarelerle tarif etmektedirler ve bu meyanda farklı görüşler serdetmektedirler.
İlm-i cedel ile meşhur olan kelâmcılar ruhu cisim olarak addederler ve, "O, bu kesif cisme nazaran daha latif bir cisimdir" derler. Ruh ile cisim arasında letafet ve kesafet farkı görürler. Bazıları ruhu araz sayar, bazı tabipler bu görüşü benimser, bazıları da ruhu kan zannederler. Bu şahıslar dar görüşleri ve kusurlu nazarlarıyla elde ettikleri bilgilerle kanaat edip, diğer ihtimalleri araştırmadılar.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki ruh; cisim, araz ve cevher olmak üzere üç kısımdır:
Hayvanî ruh latif bir cisimdir. O, kalp fanusuna konmuş yanmakta olan bir lamba gibidir. Kalp deyince, göğsün içinde muallak (askıda, boşlukta) bir vaziyette duran konik (sanavberi, üçgen) şekli kastediyorum.

Hayat bu lambanın ışığı, kan yağı, his ve hareket nuru, şehvet harareti, gazap dumanı, gıdaya ihtiyaç duyan ve karaciğerde bulunan kuvvet onun hizmetçisi, bekçisi ve vekilidir.
Bütün canlılarda hayvanî ruh mevcuttur. -Şunu da ilâve edeyim ki- insanın kendisi cisim olup, eserleri (fiil, hareket, hal ve sıfatları) arazdır.*
Hayvanî ruh, ilimleri kavramaya güç yetiremez. Bu ruh, her şeyi en güzel ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah'ı ve onları nasıl yarattığını idrak edemez. O, varlığı bedenin varlığına bağlı olan bir hizmetçidir ki, bedenin ölmesiyle birlikte ölür. Kandaki maddelerin oranı arttığı takdirde hararetin yükselmesiyle, bu oran eksildiği takdirde ise soğuğun artmasıyla bu lamba söner. Lambanın sönmesi, bedenin ölmesi demektir.
Araz, kendi başına var olamayıp ancak bir cevherle birlikte varlığını devam ettiren şeydir, insan ve varlıklara ait bütün sıfatlar arazdır. Renk, hastalık, sıhhat, soğukluk, sıcaklık, kuruluk, yaşlık, hareket, sükûnet gibi...
Yüce Allah'ın hitap ettiği ve mükellef saydığı bu ruh değildir. Çünkü karada ve denizde yaşayan bütün hayvanlar bu ruhu taşırlar; onlar mükellef olmadıkları gibi, dinî emirlere muhatap da değillerdir.
İnsanın mükellef ve [ilâhî hitaba] muhatap oluşu kendisine özgü, fazladan bulunan başka bir şeyden dolayıdır ki bu da nefs-i natıkadır. Bu nefs-i natıka şu âyetlerde zikredilmektedir:
"De ki: Ruh, rabbimin emrindendir." 11 İsrâ 17/85.
"Ey nefs-i mutmâinne Rabbini razı edecek bir halde ve sen de rabbinden razı olacak bir vaziyette O'na dön." 12 Fecr 89/27-28.
Yüce Allah'ın "emrimden" dediği bu ruh, cisim veya araz olamaz. O, "akl-ı evvel", "levh", "kalem" kavramları gibi duyu organlarıyla hissedilmeyen, ancak akılla kavranılabilecek bir cevher, bir ziyâdır.
Bize göre ruh, cevherlere ait vasıfları kabul edip bozulmayan, dağılmayan, ölmeyen, bilakis şeriatın bildirdiği gibi bedenden ayrılan ve kıyamet günü ona dönmeyi bekleyen bir şeydir.
Felsefî ilimlerdeki kesin deliller ve açık ispatlarla doğrulanmıştır ki "nefs-i natıka" cisim ve araz olmayıp tam aksine sabit, daimî ve bozulmayan bir cevherdir. Biz zikredilen delil ve ispatları yeterli gördüğümüz için başkaca tekrara gerek görmüyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı bilgi edinmek isteyenler ilgili kitaplara başvurabilirler.** Biz usulümüzde sadece aklî burhanlarla yetinmiyor; meselelere imanî bir gözle bakıyor, açık seçik hakikatlere dayanıyoruz.
Bu konuyla ilgili açıklamalar İmam Gazâlî'nin husûsan Meâricü'l-Kuds: Hakikat Bilgisine Yükseliş (Çev. Serkan Özburun, İstanbul 1995) adlı eserinde mevcuttur.

Allah Teâlâ ruhu bâzan emrine, bâzan da zatına izafe ederek şöyle buyurmuştur: "Ona kendi ruhumdan üfledim."13 Hicr 15/29. "Deki:Ruh, rabbimin emrindendir."14 İsrâ 17/85."Biz, ona ruhumuzdan üfledik."15 Tahrîm 66/12

Allah Teâlâ cisim ve araz olup bozulan, zeval bulan, değişen şeyleri zatına nisbet etmekten münezzehtir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ruh hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ruhlar, teçhiz edilip sınıflara ayrılarak sıralanmış askerler gibidir." 16
"Şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır." 17

Araz, cevherin yok olmasından sonra varlığını devam ettiremez, çünkü o bizatihi kaim değildir. Malûm olduğu üzere cisim, madde ve suretle terkibi [bileşim] kabul ettiği gibi, tahlili de [çözülme] kabul eder.
Âyetlerden, hadislerden ve aklî burhanlardan anladığımıza göre nefs-i natıka bizatihi canlı ve mükemmel bir cevher olup imanın sağlamlığı veya bozukluğu ondan doğar.
Tabii ruh, hayvanî ruh ve bütün bedenî kuvvetler onun askerlerindendir. Bu cevher, mevcudatın hakikatini, malûmatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar. Nefs-i natıka şeytan ve melekleri görmeksizin onların mahiyetini nasıl kavrıyorsa, aynı şekilde hiçbir insanı görmeksizin insanın hakikatini bilmeye muktedirdir. Şeytan ve melek gibi varlıkların hissî olarak bilinmesinin zorluğuna rağmen nefs-i natıka bunları görmeye ihtiyaç dahi duymadan idrak eder.
Mutasavvıflardan bazıları, "Bedenin gözü olduğu gibi kalbin de gözü vardır. İnsan zahirî şeyleri bedenî gözle, eşyanın hakikatini ise kalbî gözle görür" derler. Peygamber Efendimiz (s.a.v),
"Her kulun kalbinde iki göz vardır ki onlarla gaybı idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedenî gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbî gözlerini açar"18 buyurmuşlardır.
Nefs-i natıka bedenin ölmesiyle ölmez. Çünkü Allah Teâlâ onu kendi kapısına çağırmakta ve ona,
"Rabbine dön"19 diye hitap etmektedir. Onun bedenden yüz çevirip ayrılmasıyla, tabii ve hayvanî kuvvetlerin tesiriyle ortaya çıkan haller âtıl bir vaziyet alır, hareket söner. İşte ölüm denilen hadise budur. Bu sebeple mutasavvıflar tabii ve hayvanî ruha nazaran nefs-i natıkaya daha çok itimat ederler.
Nefs-i natıka, Bârî-i Teâlâ'nın emrinden olduğu için bedende bir yabancı (garip) gibidir. Yüzü daima aslına ve döneceği yere doğrudur. Beşerî kirlerle kirlenmediği ve kuvvetli olduğu takdirde daha çok ilâhî kaynaktan istifade eder.
Ey kardeşim, nefs-i natıkanın bir cevher, bedenin de onun için hazırlanmış bir mekân olduğunu öğrendin. Bedenin araz olduğunu, cevher olmaksızın mevcudiyetini devam ettiremeyeceğini anladın. Yine bilmiş ol ki, cevher bir mahalde sürekli bir şekilde kalmaz. Öyleyse beden ruh için daimî bir mekân değildir. Bilakis, onun geçici bir müddet kullandığı bir alet ve merkeptir.
Ruh, bedenin cüzlerine bitişik olmadığı gibi, onlardan ayrı da değildir. Belki bedene ilişerek onu aktif bir hale getirmiş ve feyizlendirmiştir.

Ruhun nurunun zahir olduğu ilk yer dimağ (beyin) olup, burası onun kendisini gösterdiği, ona has bir karargâhtır.
Ruh, dimağın ön kısmını bekçi, ortasını vezir ve müdür, arka kısmını hazine ve hazinedar yapmıştır. Bedenin bütün cüzlerini de kendisine yaya ve atlı asker kılmıştır. Hayvanî ruhu hizmetçi, tabii ruhu vekil yapmış, bedeni merkep, dünyayı meydan, hayatı meta ve mal, hareketi ticaret, ilmi kazanç, âhireti maksat ve dönüş yeri, şeriatı yol ve kaynak, nefs-i emmâre-yi gözcü ve koruyucu, nefs-i levvâmeyi tembihçi, duyuları casus ve kontrolcü, dini zırh, aklı üstat, hissi talebe kılmıştır. Bunların hepsinin ötesindeki gözetleyici âlemlerin rabbi olan Allah'tır.
Nefs-i natıka, bu sıfatları ve aletleriyle kesif olan bedene orada kalmak için gelmemiş, ona bitişmemiş, belki ona hafifçe ilişerek ifade kazandırmış, onun vechini Bârî-i Teâlâ'ya yöneltmiştir. Nefs-i natıkanın belirli bir müddet bedende kalıp, ona anlam vermesi ve fayda sağlaması takdir olunmuştur. O, bu zaman zarfında, bu kısa seferinde sadece ilim tahsiliyle meşgul olur. Çünkü ilim onun âhiretteki ziynetidir. Mal ve evlâtlar da bu dünyanın ziynetidir. 20 Kehf 18/46.
Nitekim mevcut olan her şeyin belirli bir vazifesi vardır. Göz görülebilecek şeyleri görmekle, kulak sesleri duymakla görevlendirilmiş, dil kelimeleri telaffuz etmeye müsait bir surette yaratılmıştır. Bunun gibi hayvanî ruh şehevî ve gazabî lezzetleri ister; tabii ruh yeme ve içmeden hoşlanır; nefs-i natıka ömrü boyunca ilimle meşgul olmayı arzular. Bedenden ayrılık vakti gelene kadar ilimle bezenir. Şayet ilmin haricinde bir hal kabul ederse, onu kendisi istediği ve sevdiği için değil, bedenin maslahatı icabı kabul eder.
Ey kardeşim, insan ruhunun hallerini, bedenin ölümünden sonra varlığını devam ettirdiğini, ilme olan aşkını ve arzusunu öğrendikten sonra artık senin ilmin kısımlarını bilmen gerekir.

devamı...

www.gazali.net

2 yorum:

  1. sayın blog sahibi ya da sahipleri,blogunuzu yeni tanıdım.okuyup faydalanmaya çalışıyorum.Kendimi bildim bileli ben kimim,neyim, yolun neresindeyim,nasıl bir iman sorularıyla boğuşan biriyim.elimden geldiğince aklım yettiğince okuyorum,ibadet ediyorum ama bana yetmeyen anlamadığım bir şeyler var.hala huzuru bulamadım.hala havatırlarla,vesveselerle boğuşuyorum. huzurun öyle kolay bulunamayacağını anlayabiliyorum ama en azından yolumu aydınlacak bir rehber istiyorum.nasıl bulmalıyım, ne yapmalıyım bilemiyorum.yolumu, ruhumu aydınlatacak bir şeyler söyleyin lüütfen...

    YanıtlaSil
  2. Bu konu hakkında çok şeyler anlatılabilir. Size adres gösterenler de olabilir. Ancak yeteri kadar bilginiz olmadığı takdirde size gösterilen yolu ya görememe ihtimali ile veya gösterilen yolun yeterli olmama ihtimali ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Kendisinden kendisine yolculuk yapmak isteyen her insan gibi siz de kendinize (bir vesile ile bize) soru sormaya başlamışsınız. Hayret merakı, merak soruyu celp eder. Her soruda cevabını içinde barındırmaktadır. Bu konu hususunda size bir adres vermekten ziyade bir ölçü vermek istiyorum. Bu ölçüyü yıllar önce yaşamış muhterem bir bilim insanının kitabında okudum. Müsadenizle şimdi size kısa olarak aktarmak istiyorum daha fazla detaylı bilgiye erişmek için kaynak vereceğim.

    "Bilmiş ol ki; Allah Teala bir kuluna hayır murat ettiği zaman, ona kendi kusurlarını gösterir. Basiret sahibi olanlara kusurları gizlenmez. Kusur bilindikten sonra tedavisi kolaydır. Ne yazık ki insanların çoğu kendi kusurlarını bilemezler. Alemin gözü önünde olan kılı görürken kendi gözü önünde olan odunu göremez. Kendi kusurlarını bilmek isteyene dört yol vardır.

    1-Kalbin kusurlarını bilen, gizli afetlere muttali olan bir üstada teslim olup huzurunda diz çökmek.....
    2-Sadık bir dost bulup onunla muhabbet kurmak sayesinde kendinize bir başka insanı ayna olarak kullanmanız
    3-Düşmanlarınızın size söyledikleri kusurlarınızı tespit etmek.
    4-İnsanların arasına karışıp onların birbirlerine davranışlarını görüp kendinizi murakabe etmektir."

    Zamanım sınırlı olduğundan kusurumu bağışlayınız. ufak bir alıntı yapmak zorunda kaldım.


    Kaynak: Gazali - İhya-yı Ulum-eddin cilt 3, kitap 2. beyan 7

    Lütfen aşağıdaki adresteki yazıları okuyunuz.

    www.kaptanzor.com
    http://kaptanzor.blogspot.com/

    YanıtlaSil